Kontrol delisi misiniz?

SAĞLIK

Sürekli hata yapmaktan korkuyor, herşeyi eksik yaptığınızı ve yetersiz olduğunuzu düşünüyorsunuz siz de bir ‘kontrol delisi’ olabilirsiniz. Peki kontrol delisi olmak bir rahatsızlık mıdır, bu durumda ne yapmak gerekir? Amerikan Hastanesi’nden Uzman Psikolog Aslı Akkan konuyla ilgili merak edilen soruları yanıtlıyor.

İngilizce’de de “control freak” olarak belirtilen “kontrol delisi” ne demektir?
“Kontrol delisi” olma hali, hata yapma, eksik, yetersiz olma vs. gibi korkuları ve “yaşamımı devam ettirebilemek için kontrolde olmalıyım” gibi fonksiyonel olmayan temel inançları olan, psikolojide Obsesif Kompulsif Kişilik Bozukluğu (OKKB) - Obsesif Kompulsif Bozukluk’la aynı değildir - olarak da tanımlanan durumdur.

Kontrol delisi insanlar, bir yerde diğer insanalara güvenmiyorlar. Kendilerini diğer insanlardan daha akıllı, daha mı üstün görüyorlar?
Bu tip insanlar kendilerini üstün görmekten ziyade diğerlerini yetersiz görürler. Hem kendilerinden hem de çevrelerinden beklentileri oldukça ve çoğu zaman rasyonel olmayan bir biçimde fazladır. Güvensizliklerinin temelinde felaket beklentileri ve kontrolün yitimini ancak kendilerinin önleyebilecekleri inancı vardır.

Klinik Psikoloji Profesörü Les Parrott, control freak’ler, herhangi bir şeyi sizin umursadığınızdan fazla umursayıp kendi istediklerinin olması için ısrarcı olmaktan vazgeçmeyenlerdir diyor. Yani bu insanlar için pek çok şeyi bizden daha fazla mı ciddiye alıyorlar?
Hayır, birçok konuyla bu kadar ilgileniyor ve bazen fonksiyonel olmayacak kadar odaklanıyor olmaları onların diğerlerinden o konuyu daha fazla ciddiye aldıkları anlamına gelmez.

Kontrol delisi olmak, psikolojik bir rahatsızlık mıdır?
Her ne kadar OKKB’nin tek belirtisi kontrolde olma isteği değilse ve ayrıntılara dikkat, disiplinli olma, katılık, mükemmeliyetçilik, temizlik, kuralcılık, kararsızlık gibi uç noktalara ulaşan ve işlevsel olmayan yönleri varsa da; “kontrol deliliğini”, kişinin işlevselliğini engellediği durumlarda OKKB olarak sınıflandırabiliriz veya “kontrol delisi” olma özelliğini bir tip OKKB özelliği olarak düşünebiliriz.

Evde, işte, arkadaşlıkta, aile hayatında nasıl davranıyorlar? Küçük örneklerle anlatabilir misiniz?
Mesela, bu tip bir kişi okul/iş hayatında bir grup projesi yapmakta oldukça çok zorlanabilir. Tüm projenin sorumluluğunu ve yükünü üstüne almak zorunda olduğu inancına sahip olacaktır. Çünkü kimse o projeyi onun kadar “mükkemel” yapamayacaktır. Başkasına verdiği sorumlulukla birlikte kontrolü de kaybetmiş olacak ve felaketler silsilesini başlatmış olacaktır. Bu, doğal olarak işlevsel olmayan bir süreçtir. Kişi, dört beş kişinin beraberce yapınca ancak yerine getirebileceği görevi tek başına üstlenmeye kalkınca, hem diğerleriyle çatışma yaşayacak hem de projenin sağlıklı bitişini tehlikeye sokacaktır. Ayrıca bu yük onu çok yoğun stres altına sokacaktır ki bu duygudurum OKKB patolojisinin iyice alevlenmesine yol açabilecektir.

Bu tarz bir kişi bu “kontrolde olma” özelliğinin sıkıntılarını aile ortamına da yansıtabilir. Zevk, eğlence ve paylaşım için yapılacak olan bir tatil planı o ailenin kabusu haline dönüşebilir. Çünkü bu tarz kişi o tatil planının her anının mükemmel olması adına kontrolde olmaya çalışacak, her detayı planlayacak (yada planlamaya çalışacak), olası bir aksilikte bunu dünyanın sonu haline getirecek, ve yoğun öfke/mutsuzluk/tatminsizlik duygularının ortaya çıkmasına yol açacaktır.

Neden insanlar kontrol delisi olurlar? Doğuştan gelen mi, yoksa sonradan, yaşananlar karşısında geliştirilen bir özellik midir?
Farklı psikolojik ekoller OKKB yi farklı süreçlere dayandırırlar. Bu açıklamalar arasında anne – baba tutumları, biyolojik/genetik süreçler, öğrenilen davranışların bu durumu tetiklemesi/irrasyonel düşüncüleri oluşturması sayılabilir. Hipotez sayısı çok olmakla birlikte bu hipotezleri destekleyen bilimsel çalışma sayısı azdır. Bunların bazıları doğuştan gelen genetik faktörlerin OKKB ye etkisini göstermekte kimisi ise öğrenilmiş süreçleri desteklemektedir. Ancak halen tam bir anlaşma sağlanamamıştır.

Kontrol delisi olan insanlar, böyle olduklarının, çevrelerindekini rahatsız ettiklerinin farkında mıdırlar? Yoksa yaptıklarının normal olduğunu mu düşünürler?
Bu kişilerin tıpkı diğer kişilik bozukluğu patalojilerinde olduğu gibi içgörüleri ya çok azdır veya yoktur. Onlara göre “normal” olan budur. Hatta aksi, kınanacak/eleştirilecek bir haldir. Bu yüzdendir ki terapiye çoğu zaman bu sorunla değil bu sorunun yarattığı sorunla “zorunlu” (başka seçenek kalmadığında) başvururlar.

Kontrol delisi olan çok hastanız var mı? Sık karşılaşılan bir rahatsızlık mıdır? Genellikle hangi meslekten insanlar kontrol delisi oluyorlar, böyle bir ayrım var mı?
Böyle bir ayrım yapmam zor. Herhangi bir kişilik bozukluğu tanısı koymak o danısanla uzun bir terapötik süreç içinde olmayı gerektirir. Ancak OKKB bozukluğundan çok OKKB özelliklerine sahip danışanlarımın olduğunu söyleyebilirim. Son dönemlerde bu özelliklere sahip danışanların sayısının daha fazla olduğunu görmekteyim. Bunun bir sebebi ekonomik krizin yarattığı stres ve kontrol kaybının bir nevi kompansasyonunun bu özellikleri alevlendirmesi olabilir. Ancak tam bir sebep sonuç ilişkisi çıkarmak olası değil.

Ayrıca, bu kişilerin OKKB özelliklerinden dolayı yaşadıkları işlevsel sorunlarla değil daha çok bunların yarattığı eş problemleri, iş veya arkadaş ortamlarındaki zorlanmalardan dolayı geldiklerini de belirtmem lazım. OKKB özellikleri taşıyan çok ender danışan direkt olarak “Ben bu kontrolde olma halini/isteğini bırakmak istiyorum” diye başvurur. Böyle bir farkındalık durumda bile ifadeleri “Ben bu halimi bırakmalıyım” veya “Bu halimi daha rahat kontrol etmeliyim” gibi patolojileriyle uyumlu fonksiyonel olmayan düşünce kalıpları öndedir.

Pek çok yöneticinin kontrol delisi olduğunu görüyoruz. Bu, işin getirdiği bir sorumluluk mudur, yoksa üst düzeydekiler daha fazla mı kontrol delisi olurlar?
Bu o kişinin konumundan çok, kişilik özellikleriyle ilgili bir durumdur. Böyle bir çıkarımı destekler bilimsel bir bulguya sahip değilim.

Kontrollü biri olmak ve kontrol delisi olmak farklı şeyler değil mi?
Tabiki farklıdır. Kontrol deliliği kişinin, daha önce verdiğim örneklerdeki gibi artık işlevselliğini/fonksiyonelliğini yitirmesine yol açan bir kişilik patolojisi veya patolojisinin bir parçasıdır.

Son olarak; kontrol delisi insanlar bu alışkanlıklarından kolay kolay vazgeçemezler.

Vazgeçebilmek için neler yapmalılar?
Daha önce de belirttiğim gibi bu özelliklere sahip olan kişiler bu durumun sorun oluşunu çoğu zaman kabul etmezler. Bu özelliklerinden vazgeçmek zor olduğu için değil vazgeçmek isteğinde olmadıkları için vazgeçemezler. Bu durumun onların hayatında oluşturduğu zorluklardan habersizdirler. Ancak çevreleriyle yaşadıkları sıkıntılar onları biraz daha farkına vardırabilir. Sadece o zamandır ki bu durumlarıyla ilgili geribildirim almaya yatkınlıkları artar. O zamanlar da bile savunma mekanizmaları oldukça kuvvetli olacağından defansif davranabilirler. Direkt olarak bu sıkıntılarına dair konuşmaktansa dolaylı olarak bu konuyla ilgili konuşulması (yazılar/kitaplar okutularak vs.) ve kişinin ikna edilmeye çalışılması faydalı olacaktır. Bir uzmandan yardım almalarına olabilecek bir teşvik en uygun yardım biçimidir.

Amerikan Hastanesi
Uzman Psikolog Aslı Akkan

Memorial’dan Türkiye’de bir ilk daha: E-Klinik

SAĞLIK

Türkiye’nin en ünlü doktorları canlı yayında sorularınızı yanıtlıyor. Artık kafanıza takılan her türlü sağlık sorunuyla ilgili www. memorial.com.tr kurumsal web sitesine girebilir ve istediğiniz her türlü soruya cevap bulabilirsiniz.

Sizin veya bir yakınınızın herhangi bir rahatsızlığı var. Günlerdir akılınıza pek çok soru takılıyor, fakat bir türlü cevaplarını bulamıyorsunuz. Türkiye’de pek çok ilke imza atan Memorial Sağlık Grubu simdi de bu soruların yanıtlarına kolayca ulaşabilmeniz için yanınızda.

Her hafta Çarşamba günleri farklı uzmanlık alanlarından hekimlerin, değişik soruları cevaplayacağı Memorial E-klinik’e ulaşmak çok kolay. Yalnızca 5 saniyede tamamlayabileceğiniz üyelik işleminden sonra her Çarşamba 14.00 – 15.00 arasında gerçekleştirilecek olan canlı yayına katılabilir, sorularınızı Memorial hekimlerine iletebilirsiniz.

Memorial E-Klinik’te gelecek hafta: Kadınlarda Kalp Hastalıkları
24 Şubat Çarşamba günü Memorial Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Dr. Özlem Esen “Kadınlarda Kalp Hastalıkları” ile ilgili merak edilen tüm soruları cevaplayacak. http://www.memorial.com.tr/e-hizmetler/e-klinik adresinden ulaşabileceğiniz canlı yayınımızda yine merak edilenler aydınlatılacak, birçok soru yanıt bulacak.

Memorial E-Klinik’te 3 Mart Programı
Tarih: 3 Mart Çarşamba
Saat: 14.00 – 15.00
Doktor: Op. Dr. Yalın Dirik
Branş: Ortopedi
Konu: Ayak ve Bacak Ağrıları

Endoskopik yöntem ile daha rahat burun estetiği

SAĞLIK

Yeditepe Üniversitesi Hastanesi Plastik-Estetik Cerrahi Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Ahmet Karacalar, endoskopik yöntemle yapılan burun estetiği ameliyatlarında kişinin daha çabuk gündelik hayata döndüğünü belirterek “Çağımızda aktif olan kişiler için şişliklerin çabuk geçmesi, işe çabuk dönme gibi özellikleri nedeniyle endoskopi çok avantajlıdır” diyor.

Burun estetiğinde neden endoskopik yöntem tercih ediliyor?
Burun estetiğinde giderek kapalı cerrahi işlemler tercih ediliyor. Kapalı işlemleri yaparken endoskopinin kullanımı modern çağın gereklerine uygun olarak daha az şişlik, hızla işe dönme ya da hızla aktif olma gibi avantajlar yaratıyor. Endoskop bir yapıyı büyüterek ekrana aktardığından işlemde milimetrik kontrol sağlanmasında yardımcı olur. Burun estetiğinde 1 mm fark bile güzel bir burun yaratabiliyor. İnce çalışmanın bu kadar önemli olduğu bir operasyonda endoskopun kullanımı oldukça avantajlıdır.

Endoskopik yöntem nasıl gerçekleşiyor?
Operasyonda 2 mm çapında bir teleskoplarla burun içinden işlem yapılıyor. Teleskopun ucundaki görüntü ekrana aktarılıyor. Büyütülmüş olarak ekrana aktarılan görüntüye bakarak işlem gerçekleştirilir. Görüntünün daha büyük olması anatomik yapıların korunabilmesine imkan tanıyor ve işlemin çok hassas ve özenli yapılabilmesini sağlıyor. Bu yöntem ayrıca burun gibi içinin görülmesi ve aydınlatılması zor bölgeleri aydınlatma ve gözün göremeyeceği yerleri görme şansını veriyor.

Hangi durumlarda tercih edilmesi doğrudur?
Burun eğriliklerinde, burun derisi germelerinde ve revizyon burun estetiğinde başarılı sonuçlar almaktayız.

Burun eğriliklerinde: Burnu iki ayrı havayoluna ayıran ve burun sırtına destek olan septum adı verilen yapının eğriliği, burnun dışına yansır. Bir tarafa doğru eğilmiş, “S“ yapmış ya da düzensiz burun sırtı ve ucunun burun içindeki eğriliklerden kaynaklandığı sıklıkla görülür. Burun içi eğrilikleri tam düzeltmeden yapılan burun estetiği operasyonlarında, burun tekrar eski şekline döner. Özellikle geride olan eğriliklerin görülebilmesinde ve düzeltilmesinde endoskop çok yardımcıdır.

Burun derisi germe: Yaşımız ilerledikçe alın ve kaşlar güneşin de etkisi ile düşmeye başlar. Bu yaşlarda yapılan burun estetiği operasyonlarında burun derisindeki yukarıdan gelen yığılmayı düzeltmeden yeterli sonuç alınamaz. Bunun için endoskopla saçlı deri içinden girilip düşen kaş içi ile birlikte burun derisi gerilir. Böylece onarılan iskelet üzerinde burun derisi daha kolay şekil alır.

Revizyon burun estetiğinde: Daha öne burun estetiği operasyonu geçirmiş, fakat burun sırtında düzensizliği, çıkıntıları olan kişilerde endoskop yardımlı burnu açmadan törpüleme mümkün. Burun sırtı fazla alınmış kişilerde ise yine endoskop yardımıyla burun sırtına greft eklenerek burun sırtı yükseltilebilir.

Kollardaki uyuşma boyun fıtığı habercisi olabilir

SAĞLIK

Yeditepe Üniversitesi Üniversitesi Hastanesi Nöroşirürji Uzmanı Doç. Dr. Başar Atalay, boyun fıtıklarının ve kireçlenmelerin kolda uyuşma ve kuvvetsizlik gibi belirtilerle ortaya çıkabildiğini ve ağır fıtıkların tedavisinde geç kalınırsa felç gibi durumların oluşabildiğini vurguluyor.

Boyun ağrılarının boyun fıtığı ya da kireçlenme belirtisi olabileceğini belirten Yeditepe Üniversitesi Hastanesi Nöroşirürji Uzmanı Doç. Dr. Başar Atalay, boyun kaynaklı ağrıların ihmal edilmemesi gerektiğini vurguluyor.

Dr. Atalay, boyun fıtığını “Boyun omurlarının arasında bulunan kıkırdak yapının çeşitli nedenlerden dolayı omurilik kanalına doğru fıtıklaşıp sinirleri sıkıştırması” şeklinde tanımlayarak boyun fıtığının nasıl oluştuğunu şöyle anlatıyor:
“Boyun fıtığı boyun omurlarının arasındaki kıkırdakların yıpranarak omuriliğe ya da sinirlere baskı yapması nedeniyle oluşur. Boynumuzda 7 tane omur ve bu omurlar arasında disk dediğimiz kıkırdak yapılar vardır. Diskler iki kemik arasında süspansiyon görevi yapıyorlar. Bu yapılar genellikle 35–40 yaşlarından sonra yıpranmaya başlıyor. Yaşlandıkça elastiki özelliklerini kaybediyorlar ve dolayısı ile hareket kaybı ve ağrılara neden oluyorlar. Bu disklerin içinde bir çekirdekçik var aynı arabalardaki amortisör gibi. Bazen ters bir hareket sonrasında veya aşırı yüklenme neticesinde, bunlar yırtılıyorlar.

Yırtıldıkları noktada omurilik ve sinir var. Sinir kollara gittiği için kolların duyusunu alıyor. Dolayısı ile bu sinirde bir fonksiyon bozukluğu oluyor. O yüzden hasta ‘çok şiddetli ağrım var; hem boynum ağrıyor, hem de boynumun ağrısı koluma vuruyor’ şeklinde şikayetlerde bulunuyor. Omurilik baskısı varsa veya ileri seviyedeyse kol ve bacaklarda felç durumuna kadar bile gidebiliyor” diyor.

Dr. Atalay “Akut boyun fıtıkları nispeten daha genç olan hastalarda görülüyor. Bunların özelliği şikayetlerin aniden yapılan bir hareket ya da yüklenme sonrasında ortaya çıkması. Çok şiddetli adeta ağlatan boyun ve kol ağrıları oluyor. Hatta akut disklerde ileri seviyede sinir ve omurilik sıkışması oluşabiliyor ve hasta ameliyat ile tedavi olmazsa felç oluşabiliyor. Bu felçler ise kalıcı olabiliyor.

Diğer sık görülen ve halk arasında kireçlenme denilen bizim ise spondiloz olarak adlandırdığımız durum ise nispeten daha ileri yaşlarda ortaya çıkıyor. Genellikle yaşlanmanın bir süreci olan spondiloz, vücudumuzdaki kıkırdak ve disk gibi dokuların su kaybetmesi ve yıpranması ile ortaya çıkıyor ve yıpranan kemikler ve kıkırdaklar deforme oluyor. Deforme olup kireçlenen yapılar yine omurilik ve sinirlerde sıkışma yapıyor. Omurilik kanalında daralma oluşabiliyor. Bu hastalığın ileri seviyelerinde yürüme bozukluğu, ellerde beceriksizlik, uyuşma, kuvvetsizlik, denge kaybı, ısı ya da soğuğu hissetmeme, ayağını koyduğu yeri hissetmeme buna bağlı olarak düşmeler ve sık kaza geçirme gibi durumlar ortaya çıkabiliyor. Bazı meslek gruplarında özellikle müzisyen, cerrah, el sanatlarıyla uğraşanlarda ve özellikle elini kullanarak çalışan çoğu meslek grubunda insanlar işini yapamaz hale gelebiliyor.”

Boyun fıtıkları konusunun çok geniş bir yelpazede olduğunu belirten Dr. Atalay, “Omurilik üzerinde sıkışma yaratan durumlar çok tehlikeli. Fıtığın sıkıştırmasına bağlı boyun bölgesinde omurilik zedelenmesi olabilir. Böyle bir durumda kişinin kollarının yanında yürümesi de etkilenir. Neticede bu durumlarda mutlaka ameliyat gerekir.” diyor.

Ameliyattaki amacın omurilik üzerindeki yıpranmayı gidermek, sıkışmayı ortadan kaldırmak olduğunu söyleyen Dr. Atalay, “Boyun fıtığı ameliyatlarını çok hassas mikrocerrahi yöntemlerle yapıyoruz. Bazı durumlarda saatlerce mikroskop altında 1 mmlik bir alanda çalışıyoruz. Bazen omuriliğe yapışan ve sinir dokusunu kopma noktasına getiren durumlar olabiliyor. Böyle durumlarda çok dikkatli çalışmak ve hastanın ameliyatını iyi planlamak gerekiyor. Hastalar genellikle ağır seviyede olmayan bir boyun fıtığı ameliyatı için sadece bir gün hastanede yatıyor ve hemen ameliyat sonrasında ağrıları da geçiyor. Koldaki kuvvetsizlik ise erken dönemde düzeliyor. Hasta ameliyat sonrasında yürüyebiliyor.”

Bu bölgedeki ameliyatların iyi planlanıp dikkatli yapıldığı takdirde çok riskli olmadığını belirten Dr. Atalay, istenmeyen durumların ve komplikasyonların olma riskinin hastalara iyi açıklanması gerektiğini ancak toplumumuzda kulaktan dolma yetersiz ve yanlış bilgilendirme nedeniyle çoğu hastada tedavinin geciktiğini ve hastaların bu nedenle zarar görebildiğini belirtiyor.

Miskin hastalığı: Cüzzam

SAĞLIK

25-31 Ocak Cüzzam Haftası’nda Amerikan Hastanesi Dermatoloji Bölümü’nden Dr. Buket Pençe; Cüzzam Hastalığı’nın solunum yolu ile bulaştığını, hastalığın yetersiz beslenmenin ve kötü hijyenik şartların olduğu tropikal bölgelerde görülmekte olduğunu belirtiyor.

Hastalığın tıbbi adı ”kepekli, kabuklu” anlamına gelen lepradır. Halk arasında ise ‘Miskin Hastalığı’ denilmektedir. Hastalığın tanınması insanlık tarihi kadar eskilere dayanmaktadır, ancak hastalık hakkında çok az şey bilindiği için, yüzyıllarca sakat bırakan ve çirkinleştiren tüm hastalıklara yanlış bir şekilde cüzam hastalığı denmiştir.

25-31 Ocak Cüzzam Haftası’nda Amerikan Hastanesi Dermatoloji Bölümü’nden Dr. Buket Pençe; Cüzzam Hastalığı’nın solunum yolu ile bulaştığını, hastalığın yetersiz beslenmenin ve kötü hijyenik şartların olduğu tropikal bölgelerde görülmekte olduğunu belirtiyor. Ayrıca Dünya Sağlık Örgütü’nün verilerine göre dünya da 10-12 milyon lepra hastası bulunduğunu, Sağlık Bakanlığı’ndaki verilere göre Türkiye’deki hasta sayısını 4.000 olarak bildirdiğini söylüyor.

Tedavisinin bulunmadığı eski çağlarda toplumlar cüzamdan korkmuş ve hastaları tecrit etmişlerdir. Yapılan bu büyük yanlışlık ise hastaların doktorlara başvurmalarını geciktirmiş, hastalığın yayılmasına ve tedavisinin gecikmesine neden olmuştur. Oysa, lepra mikrobu, tüberküloz basiline benzemekte ama ondan çok daha zor bulaşmaktadır. Tedavisiz cüzam hastasının hastalığı eşine bulaştırma olasılığı bile çok zayıftır. Verem aşısının, direnci arttırarak hastalıktan koruyucu etkisi bulunmaktadır.

Hastalığın bulaşma yolu solunum yoludur. Lepra hastalarının bir kısmında mikrop bulunmakta, bir kısmında ise bulunmamaktadır. Hastalık ancak mikrop çıkartan hastaların uzun süre evinde veya yakınında bulunan direnci kırık kişilere veya çocuklara bulaşabilmektedir. Hastalığın bulaştığı kişilerin % 90 ında belirtiler ömür boyu hiç görülmemektedir. Kalan % 10 kişinin 3/4 ünde ise direnç iyi olduğundan hastalık kendiliğinden iyileşmekte diğer 1/4 ünde ise lepra hastalığı, bulaştıktan 2-7 yıl sonra belirtilerini göstermektedir. Lepra basili ilk olarak yüzeyel sinirlerde yerleşmekte, sonra deriyi, burnu, boğazı, kemikleri ve nadiren bazı iç organları hastalandırabilmektedir.

Dünya Sağlık Örgütü’ nün verilerine göre dünyada 10-12 milyon lepra hastası bulunmakta, Sağlık Bakanlığı ise Türkiye’deki hasta sayısını 4000 olarak bildirmektedir. Lepra günümüzden yüzlerce yıl önce Norveç’te ve bazı Avrupa ülkelerinde salgın halinde iken hiçbir tedavi uygulanmadan, sosyoekonomik şartların düzelmesi ile ortadan kalkmıştır. Günümüzde de cüzam, gelişmiş ülkelerin sağlık sorunu değildir. Yetersiz beslenmenin ve kötü hijyenik şartların olduğu tropikal bölgelerde görülmektedir.

Cüzam hastalığının erken belirtileri vücutta birkaç tane açık renk veya pembemsi leke olabilir. Lekelerde duyu kaybı vardır. Bu lekelere bir pamuk parçası ile dokunulduğunda hasta bunu hissetmez. Bazen de hastalık el veya ayak parmaklarında uyuşmalarla başlayabilir.

Diğer belirtiler ise, deride kuruluk, terleme azalması, kıl kaybı, yüzeyel sinirlerin kalınlaşmasıdır. Hastalık bu erken belirtilerle tanınıp tedavi edilirse, ilerlemesi durur, belirtiler gerileyip kaybolabilir.

Ortalama beş yıl belirtiler farkedilmezse, hastalık ilerleyerek duyu kaybı nedeni ile yara ve yanık izleri, eller ve ayaklarda felçler, kaş-kirpik dökülmeleri, gözlerin kapanamaması, zamanla körlük, yüzde oluşan kabartılarla ”aslan yüzü” görüntüsü, burunda çökme, parmakların kıvrılması ve pençe şeklini alması gibi en ileri tedavisiz cüzam hastalığı belirtilerini göstermektedir.

Cüzamın erken dönemde tanınması ve tedavi edilmesi için Ankara, İstanbul ve Elazığ Lepra Merkezlerine kayıtlı hastalar evlerinde ziyaret edilmekte, ev halkında hastalık olup olmadığı araştırılmaktadır. Hastalara ikili veya üçlü antibiyotik tedavisi başlandıktan 6 ay-2 yıl sonra tedavileri tamamlanmaktadır. Bu arada hastaların tecrit edilmeleri gerekmemektedir.

Tedavisiz kalmış eski hastalar için cüzam hastanelerinde ilaç tedavileri, uğraşı tedavileri, fizik tedavi ve rehabilitasyonlar, ve çeşitli cerrahi tedaviler devam etmektedir.

Cüzamla savaşta en önemli konu, toplumun, hastaların, hasta yakınlarının doğru bilgilendirilmesi, iyi beslenme ve sağlıklı ortamlarda yaşamanın sağlanmasıdır.

Amerikan Hastanesi
Dermatoloji Bölümü
Dr. Buket Pençe

Lazer tedavisi bütçenizi nasıl korur?

SAĞLIK

Sadece bir kere yapılan 10 dakikalık lazer tedavisi ile bir ömür boyu tasarruf sağlayabilirsiniz.

Birçok göz hekimi yetişkin bir bireyin her yıl göz muayenesi olmasını ve gözlüklerini yenilemesini önermektedir. Her yıl değiştirdiğimiz gözlük ve lensler biz farkında olmadan para ve zaman kaybına yol açmaktadır. Ortalama bir gözlüğün fiyatı 200 ila 1500 TL arasındadır. Aynı şekilde lens kullananlar yıllık en az 400 TL’yi lens ve yan ürünlerine ayırmaktadır. Bu masraflar göz önünde bulundurulduğunda lazerle gözlükten kurtulma tedavileri için harcanan para bir iki yıl içerisinde geri kazanılmakta ve sonraki yıllarda çok ciddi para tasarrufu sağlamaktadır. 18 yaşında lazer olan bir kişi hayatı boyunca yaklaşık 21.600 TL tasarruf etmektedir.

Lazer ile zaman tasarrufu sağlayın
Lazer tedavileri paranın yanı sıra zamandan da tasarruf sağlıyor. Yapılan araştırmalar lens kullanan bir kişinin yılda 50 saatini lensini takıp çıkarmak temizlemek gibi sebeplerle harcadığını göstermektedir. Günümüzde en değerli varlıklarımızdan olan zamanı bu şekilde boşa harcamak yerine lazer tedavisi sonrası birçok faydalı konuda değerlendirebilirsiniz.

Lazer testi ile hem bütçenizi koruyun hem de gözünüzün lazere uyumluluğunu öğrenin.

Lazerin hayatınıza katacağı diğer avantajlar:
• Gözlük ve lenslerin yarattığı rahatsızlıklardan tamamen kurtulmak
• Sabahları yada gece uykunuzdan uyandığınızda saati rahatlıkla görebilmek
• Gözlüksüz ve lenssiz doğal görünüm
• Spor aktivitelerinde rahatlık ve daha yüksek başarı
• Rüzgar ve yağmur gibi iklim olaylarından daha az rahatsızlık duymak
• Lensinizin kaybolması, gözlüğünüzün kırılması gibi durumlardan kurtulmak

Kış aylarında cilt bakımı

SAĞLIK

Kış aylarında deriyi etkileyen en önemli faktörler soğuk hava, kuru hava, klimalar ve kaloriferle ısınan kapalı ortamlar, çevre kirliliği, kalın, yünlü, sentetik giysiler ve cilt temizliğinin (banyo, yıkama) yaz aylarından daha seyrek yapılmasıdır. Amerikan Hastanesi Dermatoloji Bölümü Dr. Buket Pençe bu sorunlara engel olmak için cilde nasıl bakım yapılması gerektiği hakkında bilgiler veriyor.

Derimizin hava ile temas eden açık bölgeleri (yüz, eller) kışın kurumakta, kızarmakta, hassaslaşarak çatlayabilmektedir. Alerjik kişilerde yünlü, sentetik, deri giysilere karşı kontakt dermatitler kış aylarında daha sık görülmektedir. Derinin üzerinin giysiler, ter, yağ salgısı ile sürekli örtülü olması yağ bezi hastalıklarının(akne, sebore, milium kistler) artmasına neden olmaktadır. Lipofilik mantar hastalıkları pitriasis versikolor(samyeli hastalığı) ve nem artışına bağlı intertriginöz(vücuttaki kıvrım yerleri) bölge enfeksiyonları daha sık oluşabilmektedir. Bu sorunlara engel olabilmek için deri bakımında izlenebilecek 10 adım aşağıdaki şekilde sıralanabilir:

Temizlik: Yüz ve vücudumuza, kurumaya engel olmak amacıyla kremli veya yağlı sabun ve jeller kullanılmalıdır.

Nemlendirme: Yüz ve vücut deri tipine uygun nemlendiriciler(gliserin, vazelin, üre, laktik asit, hyaluronik asit içerenler) her banyodan sonra uygulanmalı ve kuruluğa engel olunacak şekilde nemlendiriciler daha sık sürülmelidir.

Peeling: Kışın deri tipine göre sıklığı ayarlanarak glikolik asit, retinoik asit veya salisilik asit içeren jel, krem veya maskelerle derinin ölü tabakası yenilenmesi mutlaka sağlanmalıdır.

Güneş koruması: Kış aylarında da güneş koruması devam ettirilmelidir. Özellikle karda(yansıma nedeniyle), yüksek yerlerde güneşin etkisi artmaktadır. Yağmurlu havalarda bile güneş açtığında ışığa duyarlı ciltler en az SPF: 15 – 30 arası sprey, krem veya losyon formlarındaki koruyuculardan kullanmalıdırlar.

Anti - aging: Retinoik asit, glikolik asit, askorbik asit ve peptidler, krem, serum, maske şeklinde uygulanmalı; sistemik olarak antioksidan vb. gerekli maddeler kapsül veya tablet formlarında alınmalıdır.

El bakımı: Soğuk havalarda gliserin, vazelin, lanolin içeren el kremleri daha sık uygulanmalı, el sabunları kremli veya yağlı olmalı, eldiven kullanılmalıdır.

Ayak bakımı: Kış günlerinde kalın çoraplar, bot, çizme içinde uzun süre kalan ayaklara salisilik asit ve üre içeren krem ve pomadlar düzenli olarak uygulanmalıdır. Ayrıca mantar öldürücü maddelerin sprey, pudra, köpük, krem şeklinde uygulanması, mantar enfeksiyonlarına karşı ayakları korumaktadır.

Saç bakımı: Saçları soğuk hava ve çevre kirliliğinden korumak için yumuşak şampuanlar ve saç kremleri uygulanması, saçları – tırnakları güçlendiren biotin, çinko, demir kullanılması kışın özen gösterilmesi gereken bir diğer konudur.

Tırnak bakımı: Tırnaklar da soğuk havalarda daha çok kırılmakta ve incelmektedir. El kremleri, tırnakları korumak için yeterli olmamaktadır. Bu nedenle tırnak koruyucu kremlerin düzenli kullanılmasına dikkat edilmelidir.

Beslenme: Beslenme de deriyi korumak için dikkat edilmesi gereken bir faktördür. A, C, E vitaminleri, çinko, bakır, demir, selenyum alımı yanında zayıflama diyetlerinin abartılmaması ve yağ, karbonhidrat kısıtlamasının dozunda yapılması önemlidir.

Amerikan Hastanesi
Dermatoloji Bölümü
Dr. Buket Pençe

Yılbaşında tadınız kaçmasın

SAĞLIK

Yeni yıl denince akla yeni umutlar, yeni heyecanlar ve yeni başlangıçlar gelir. Umut dolu yeni yıla girerken de tatlı bir telaş sarar insanları. Yeni yıldan beklenen bereket ve bolluk için bir başlangıç olsun diye yılbaşı sofraları çok çeşitli yiyeceklerle donatılır ya da en zengin menüye sahip yerler seçilip doya doya eğlenilir. Buraya kadar bir problem yok. Sorun çok zengin menülerdeki yanlış tercihlerin sizin yeni yılı bir hastanenin acilinde karşılamanıza geldiğinde başlıyor.

Yeni yılınızın zehir olmaması için doğru yemekler haırlamanız veya menüden doğru tercihler yapmanız önemli. Aksi takdirde aşırı yağlı, şekerli, fazla beslenmeye ve aşırı alkol almaya bağlı olarak dayanılmaz mide krampları, barsak problemleri, aşırı baş ağrısı ve alkol komasıyla karşı karşıya kalabilirsiniz. Özellikle belli bir beslenme planı olan şeker, kalp hastaları ile aşırı kilolu ve kalp ameliyatı olanların yılbaşında en riskli grup olduklarını unutmayıp kesinlikle özel diyetlerinin dışına çıkmamaları gerekmektedir.

Yılbaşı akşamı hazırladığınız sofrada aşırı yağlı yemekler ve kızartmalar yerine, zeytinyağlıları ve salataları tercih edin. Ana yemek olarak fırın veya ızgarada pişmiş etleri hazırlayabilirsiniz. Aşırı kremalı ve şerbetli tatlılar yerine meyveli tatlılara, sütlü tatlılara ve meyveye ağırlık verin. İçki tercihinizi çok aşırıya kaçamamak kaydıyla şarap ve bira gibi alkolu düşük olanlardan yana kullanın. Yemeğe bir anda yüklenmek yerine yavaş yiyerek uzun zaman dilimine yayın.

Dışarıda bir yerde yemek yeniyorsa da yine doğru tercihlerde bulunarak menünüzü oluşturun. Çok yağlı yiyeceklerden oluşmayan hafif bir ordövr tabağı. Ardından yardımcı olarak zeytin yağlı sebze yemeği. Ana yemek olarak tavuklu veya hindili fırın yemeği veya sote, yanında da garnitür şeklinde pilav yine bol miktarda salata ile birlikte. Tatlı olarak meyve, meyveli tatlı veya sütlü tatlı tercih edilerek güzel bir yılbaşı menüsü oluşturulup yeni yıla mide ve baş ağrıları yerine kendinizi daha iyi hissederek girebilirsiniz.

Bütün bu uyarılara rağmen akşam fazla yiyip alkolü de fazla kaçırdıysanız ertesi gün bol su tüketmeye özen gösterin. Ayrıca vitamin ve mineralden zengin taze meyve ve sebze tüketin. Yine rahatlamanıza yardımcı olacak bitki çaylarını da tercih edebilirsiniz. Bütün bunların yanında hareket etmek de önemli. Akşam üstü küçük bir yürüyüş toparlanmanızı destekleyecektir.

Örnek vermek gerekirse;
• Kahvaltıda ıhlamur, kızamış ekmek ve peynir yemeyi tercih edin
• Öğlen yağsız haşlanmış makarna ile yoğurt yiyin
• Arada meyve olarak asitsiz, mideyi yormayacak meyveleri(kabuksuz elma, muz…) tercih edin
• Akşam haşlanmış patates, yağsız tost veya mideniz daha iyiyse sebze yemeği yiyebilirsiniz
• Gazlı ve asitli içeceklerden uzak durun
• Gün boyu bol sıvı almaya çalışın(2-2,5lt)
• Çok yağlı yiyecekler tüketmeyin
• Dışarı çıkıp kısa bir yürüyüş yapabilirsiniz

İşte yeni yılda yenileyecekleriniz
Kepekli ürünler kanserden korur: Haftada dört kez kepek içeren ekmek, makarna ya da kabuklu pirinç tüketmek kanser riskini yüzde 40 azaltıyor.

Sebze-meyveyi eksik etmeyin: Sebze-meyve, özellikle de domates, kırmızı üzüm, brokoli yiyenlerde kalp krizi, kanser ve şeker hastalığı riski düşüyor.

Ayaküstü yemekten vazgeçin: Hamburger, patates kızartması vs. gibi yiyecekleri tüketmeden önce kalp hastalıklarının üçte birinin bu yiyecekler yüzünden ortaya çıktığını hatırlayın ve fast food’dan vazgeçin.

Sofrada balık olsun: Düzenli olarak balık yemek kalp krizi riskini azaltıyor, ayrıca balıkta bulunan yağlar bağışıklık sisteminizi güçlendiriyor.

Şok diyetler faydasız: “Haftada üç kilo” vermeyi vaad eden mucize diyetlerden uzak durun. Kilo vermek istiyorsanız bunu hafta hafta değil uzun vadede yapmaya çalışın.

Aşırı kiloya dikkat: Yeni bir araştırmaya göre, kilolu insanların aldıkları her yeni kilo ömürlerini 20 hafta kısaltıyor. Fazla kiloları vermek kalp, kanser, eklem iltihabı hastalıklarından koruyor.

Elma dişlere iyi gelir: Böğürtlen bakterilerin dişe yapışmalarını engelleyerek diş eti hastalığı riskini azaltırken, elma, portakal, havuç, ıspanak gibi lifli yiyecekler de dişleri güçlendiriyor.

Su içmeyi ihmal etmeyin: Günde en az beş bardak su içen kişilerde kolon kanseri riski yüzde 50 azalıyor.

Egzersizi ihmal etmeyin: Günde bir kilometre yürüyüş ya da haftada üç kez hafif egzersiz kalp hastalığı riskini düşürüyor.

Amerikan Hastanesi
Diyetisyen Zuhal Güler Çelik

Gebeler mümkün olduğu kadar cep telefonundan uzak durmalı

SAĞLIK

Yeditepe Üniversitesi Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Narter Yeşildağlar, gebelikte mümkünse cep telefonu kullanılmaması gerektiğini belirterek Danimarka’da yapılan bir araştırmaya göre gebelikte cep telefonu kullanan annelerin çocuklarında okul çağında hiperaktivite ve duygusal uygunsuz cevapların saptanmış olduğunu belirterek “cep telefonu kullanımına çok dikkat edilmeli” diyor.

Gebelikte cep telefonu kullanımı anneyi ve bebeği nasıl etkiliyor?
Mobil telefonların gebelikteki kullanımının doğacak olan bebeğe etkilerinin araştırılması çok zor bir konu. Cep telefonları ve onların yaymış olduğu elektromanyetik alanlar konusunda memeli hayvanlar üzerinde yapılmış çalışmalarda herhangi bir organ kaybının oluşmadığı gözlenmiş. Oysa bu konuda organ kaybından farklı olarak, başka şeylere bakmak gerekiyor; örneğin, okul çağında duygusal dengenin normal olup olmadığının anlaşılması gibi. Ancak ne yazık ki, böyle çalışmalar için çok uzun süre gerekiyor; bir başka deyişle, gebeliğinde cep telefonu kullanan gebelerin, gebeliklerinde cep telefonu kullanmayan gebelerle karşılaştırılmaları ve doğmuş olan bebeklerin tüm çocukluk boyunca izlenmeleri önem taşıyor. Dünyada bahsettiğimiz özellikleri taşıyan bu konuda yapılmış tek bir ciddi insan çalışmasının olması da bu tür çalışmaların zorluğunu ortaya koyuyor.

Bu çalışmada nasıl bir yol izlenmiş?
Amerika Birleşik Devletleri ve Danimarka ortak çalışması olan bu araştırma Danimarka’da 90’ların sonunda planlanmış, başlanmış ve 2006’ya kadar sürdürülmüş. Henüz o yıllarda mobil telefon kullanımı çok yaygın değilken yapılmış olması çalışmanın önemini artırıyor. Onüç binden fazla kadının izlendiği çalışmada, gebeliklerinde mobil telefon kullanan ve kullanmayan kadınlar karşılaştırılmış. Şu anda böyle bir çalışmayı yapmak mümkün değil, çünkü neredeyse bütün kadınlar cep telefonu kullanıyor. Çalışmaya dahil edilen gebeliklerden doğan çocuklar okul çağına kadar izlenmiş. Çalışmanın sonuçları 2007’de analiz edilerek 2008’de de yayınlanmış.

Bu çalışmanın sonuçları arasında çarpıcı noktalar var mı?
Çalışmada ortaya çıkan en çarpıcı sonuç, mobil telefon kullanan gebelerin okul yaşına gelen çocuklarında ciddi bir problem olarak hiperaktiflik ve duygusal dengesizliklerin gözlenmesi. Çalışmanın sonuçları, konunun çok ciddi biçimde ele alınması gerektiğini gözler önüne seriyor. Bu çalışmanın sonuçlarını test etmek için benzer bir çalışmayı bugün yapmayı planlasak, binlerce gebenin dahil edildiği, cep telefonu kullanan ve kullanmayan gebelerin doğacak çocuklarının yıllarca (en az 6–7 yıl) izlenmesi gerekecek; tabii, bu tarz bir çalışmada cep telefonu kullanımının serbest bırakıldığı gruptaki gebelerin çocuklarında ortaya çıkacak muhtemel problemler sebebiyle etik kurallara uymayan bir durum söz konusu olacağı için belki de bundan sonra böyle bir çalışma yapılması mümkün olamayacak. O nedenle Danimarka’daki çalışma ve sonuçları çok önemli.

Gebelerin cep telefonu dışında dikkat etmesi gereken manyetik alanlar var mı?
Mobil telefonlar için çok düşük frekanslı elektromanyetik alan deniliyor. Bir de kablosuz internet gibi radyo frekanslı elektromanyetik alanlar var. Artık her evde kablosuz internet bağlantısı var. Bu nedenle büyük sitelerde ve ev içlerinde elektromanyetik alanların ölçülmesini öneriyoruz. Bunun dışında yüksek gerilimin olduğu, yüksek antenlerin bulunduğu bazı noktaların da dikkatli bir şekilde araştırılması gerekiyor. Örneğin İstanbul’da özellikle Çamlıca ve Kınalıada çevresinde ev içi ve ev dışı ortamlarda mutlaka ölçüm yapılması lazım.

Sağlıklı bir hamilelik için öneriler
- Bir kere mobil telefon cihazları açıkken etkili oluyor. Bu nedenle öncelikle kişi telefonu kendi üzerinde taşımamalı. Özellikle gebeler üzerinde hiç taşımamalı.
- Mümkünse cep telefonları yatak odasına konmamalı. Yatak odaları, çok uzun süre kalınan mekanlardır. Yatak odasındaki cep telefonun uykunun kalitesini bozduğuna dair çalışmalar var. Eğer yatak odasına konacaksa bile yatağa en uzak noktaya konmasında yarar var.
- Konuşma süreleri çok az tutulmalı. Normal kişilerde bile bu çok önemliyken gebelerde daha da titiz olunmalı; gebe olmayanlar günde en fazla 30 dakika konuşma sınırını aşmamaya çalışmalı, gebeler ise sadece çok gerekli durumlarda cep telefonuyla konuşmalı.
- Telefon, arabada kullanılacaksa hands-free set kullanılarak ellerin serbest kalacağı, yani telefonun gebenin vücuduyla temas etmediği konumda ve sadece gelen çağrıları almak amacıyla (“receiver” olarak) kullanılmalı.
- Gebeler yüksek gerilim ve yüksek antenlerin bulunduğu yerlerin yakınında çok bulunmamalı

Buzdolabındaki yiyecekler doğru yerleştirilmezse bozulabilir

SAĞLIK

Yeditepe Üniversitesi Hastanesi Uzman Diyetisyen Binnur Okan, yiyeceklerin buzdolabında saklanmasının da kuralları olduğunu belirterek “Yiyecekler buzdolabına doğru yerleştirilmezse erken bozulabilir ya da bakteri gelişebilir” diyor.

Yiyecekleri buzdolabına nasıl yerleştirmeliyiz?
Et, tavuk, balık, süt, yoğurt, yumurta, peynir gibi hayvansal kaynaklı bütün ürünleri biz potansiyel riskli olarak kabul ediyoruz. Bir de normalde potansiyel riskli olmayan pirinç, patates gibi yiyecekler vardır. Bunlar da normalde riskli olmayan piştikten sonra riskli hale gelen besinlerdir.

Buzdolabında raflar arası sıcaklık farkı vardır. Buzluğa en yakın olan raf her zaman en soğuktur ve aşağı raflara doğru soğukluk derecesi azalır. O yüzden potansiyel risk grubundaki yiyecekleri yani bakteri üremesi olabilecek ürünleri her zaman için en üste koymamız gerekiyor ki mümkün olduğu kadar bakteri üremesini azaltalım.

Bakteri ürememesi için nasıl bir yerleştirme yapmak gerekir?
En üst kata et, balık, tavuk, ikinci rafa peynir, süt, yoğurt, daha aşağıya yemekleri, en alta da sebzeleri koymak gerekiyor. Sebzeler genellikle poşetleriyle konur. Oysa poşetten sebzeye sürekli bir plastik geçişi olur. O nedenle sebzeyi aldıktan sonra poşetinden boşaltıp buzdolabına yerleştirmemiz gerekiyor.

İkinci bir nokta buzdolabında pişmiş ve pişmemiş etlerin birbiriyle temas etmemesi gerekiyor. Örneğin çiğ tavuk çok çabuk bakteri üretir. Ancak piştiğinde bakteriler ortadan kalkar. Çiğ tavuğu diğer besinlerle aynı yere koyduğumuz zaman bakterileri diğer besine bulaştırmış oluyoruz.

Yumurtanın da hem kendisi hem de kabuğu çok ciddi bakteri taşır. Yumurtanın piştikten sonra kabuğu ile birlikte riski yoktur. Ama pişmeden risk taşır. O nedenle yumurtayı aldığımızda aldığımız kutunun içerisinde muhafaza etmeliyiz. Genelde buzdolabının içerisindeki yumurta raflarına konulur ama bu doğru değildir. Çünkü yanına konululmuş herhangi bir besin örneğin yarım limon varsa bakterilerin çapraz geçiz ile taşınmasına sebep oluruz. Yumurtaya dokunduktan, kırdıktan sonra da ellerimizi sabunlu su ile dezenfekte etmek gerekiyor.

Buzluktaki yiyeceklerin pişirilmeden önce nasıl çözdürülmesi gerekir?
Çözdürme işlemi çok hassastır. Kesinlikle, kalorifer üstünde, oda sıcaklığında bu işlem yapılmamalıdır. Öncelikle buzdolabında alt raflarda, su sızdırmayacak uygun kaplar içinde ya da acelemiz varsa akan soğuk su altında çözdürebiliriz. Ayrıca mikrodalga fırınlar da pişirme ve çözülme için çok sağlıklı ve uygundur.

Dondurma ve yoğurt kaplarına yemek konmamalı

Buzdolabındaki saklama kapları nasıl olmalı?
Mümkün olduğu kadar cam kavanoz kullanılmasını istiyoruz. Alüminyum kapları hiç önermiyoruz. Sadece süt için cam önermiyoruz. Çünkü süt çok ciddi B 2 vitamini kaynağıdır. Güneş ışığı aldığında bu vitamin kaybolur. O yüzden ışığı geçirmeyecek kaplarda saklanması gerekir. Kendi kutusunda buzdolabında saklanabilir.

Bunun dışında Türk kültüründe dondurma, yoğurt kapları da sıklıkla saklama kabı olarak kullanılıyor. Oysa bu hiç uygun değildir. Dondurmanın üzerinde bir son kullanma tarihi vardır. O kabın da dondurmanın son kullanma tarihine kadar kullanılması gerekiyor. Ondan sonra kullanmaya devam ettiğinizde içerisindeki yiyecek içeceklere plastik geçişi oluyor. Yiyecek saklamak için satılan saklama kapları kullanılabilir. Çünkü onlar bu amaçla hazırlanmıştır.

Hazır satılan meyve suları için neler söylersiniz?
Genellikle onları çok önermiyoruz. Çünkü C vitamini çok hassas bir vitamindir ve sebze ve meyvelerden elde edilir. Kutu meyve suyuyla daha çok şekerli su almış oluyoruz. Yüzde yüz sıkılmış meyve suyu bile olsa süre olarak C vitamini çok dayanmayan hassas bir vitamindir. Isıya ve ışığa hassastır çok çabuk kaybolur. Onun yerine meyvenin kendisini yemek daha faydalı olur.

Öneriler
- Yoğurdun suyunda B2 vitamini bulunur ve çok faydalıdır. Genellikle dökülür ama kesinlikle tüketilmesi gerekir.
- Açık sütten yapılmış yoğurt ve peynirlerin kesinlikle tüketilmemesi gerekir.
- Hazır alınan ürünlerin son kullanma tarihlerine dikkatli bakmak gerekir. Mümkün olduğu kadar son kullanma tarihi geçmemiş bile olsa tarih yakınsa ürünün satın alınmamasına özen gösterilmelidir. Herkese mutlaka etiket okuma alışkanlığı kazandırılmalıdır.
- Hazır ürünlerin hepsinde Türk Gıda kodeksine uygun olup olmadığı, Tarım ve Köyişleri Bakalığı’nın izni aranmalıdır.

Kaynak: Yeditepe Üniversitesi Hastanesi