Nemlendirici seçerken güneş koruyucu özelliği olmasına dikkat edin

SAĞLIK

Güneş artık eskisi kadar dost değil bizlere; tüm canlılar için yaşam enerjisi olan güneş ozon tabakasının incelmesiyle birlikte neyazık ki artık bir tehlike unsuru haline geldi. Yeryüzüne ulaşan ultraviyole radyasyonu miktarı arttı ve eskiden yeryüzüne sadece UVA ve UVB ulaşırken artık UVC radyasyonu da ulaşmaya başladı. UVA kısa dalga boyludur cildin erken yaşlanması ve kırışmasına sebep olurken; UVB ve UVC nin ise deri kanseri riskini arttırdığını biliyoruz. Bu yüzden de sadece deniz ya da havuz kenarında güneşlenirken değil, günün her saatinde güneşten korunmamız büyük bir önem taşıyor. Dolayısıyla özellikle güneşe, yaz, kış direkt maruz kalan yüzümüze kullandığımız nemlendiricilerin güneşten koruma özelliği olması önemlidir.

Günlük kullanım için en az kaç faktörlü nemlendiriciler kullanmalıyız?
En az SPF 30+ olmalıdır. SPF( Sun Protection Factör) bir rakamla belirtilen bu özellik, ürünün cildi güneş hasarına karşı koruyabilme yeteneğini gösterir(Özellikle UVB ye karşı) günlük kullanım için iyi bir nemlendirici; kokusuz, parfümsüz, nonallerjik ve en az SPF 30 + olmalıdır.

SPF özelliği olmayan günlük nemlendiriciler cilt lekelerine neden olur mu?
Evet! Güneşin istenmeyen bir diğer etkisi ise cildimizde istenmeyen lekelere yol açmasıdır. Güneşten gelen UV ışınları derideki canlı hücrelere zarar verir. UV ışığına maruz kalan hücreleri korumak için hücrelerin etrafında bulunan melanositler(derimize rengini veren pigment yapımından sorumlu hücreler) çoğalmaya başlar ve deride koyu kahverengi renk değişimi(bronzlaşma) gözlenir. Yani güneşe maruz kalan derinin koyulaşması bir savunma mekanizmasıdır. Güneş koruyucu içermeyen nemlendiriciler ;cildimizi savunmasız bırakacağı için istenmeyen lekelere neden olurlar.

Araba kullanırken, sabah evden çıktığımızda, yürüyüş yaparken maruz kaldığımız güneş ışınları cilde ne kadar zararlıdır?
Bizler güneşten korunmayı sadece tatil ve denizle sınırlandırıyoruz. Oysa günlük yaşamımızda farkında olmadan maruz kaldığımız güneş ışınları da aynı ölçüde zaralıdır. Gün içinde maruz kaldığımız hasarın yıllar içinde oluşturacağı etkiyi total olarak düşündüğümüzde çok anlamlıdır.

Dolayısıyla ;özellikle güneşe direkt maruz kalan yüz,boyun ,ense,göğüs ,eller ve kollara evden çıkmadan önce güneş koruyucu uygulanması ;hem derimizin genç kalması , hem de ileride oluşabilecek deri kanseri riskini azaltmak açısından büyük önem taşır.

Ramazan ayı ve beslenme

SAĞLIK

Toplumsal hayatımızda önemli bir yer teşkil eden ramazan ayında, gün içerisinde yemek yenilemediği için sahur ve iftar yemeklerine ayrı bir özen gösterilmektedir. Sahur normal kahvaltıdan, iftar ise akşam yemeğinden daha zengin hazırlanmakta; bu nedenle ramazan ayı ile birlikte beslenme alışkanlıklarında da değişiklikler meydana gelebilmektedir.

Her zaman önerildiği gibi ramazan ayında da amaç; yeterli ve dengeli beslenmeyi sağlayabilmektir. Bu sebeple ramazan ayında da öğün sayısının en az üç olacak şekilde planlanması tavsiye edilir. Bu beslenme şekline dikkat etmeyen sağlıklı kişilerde bile zaman zaman sindirim zorlukları, mide ve bağırsaklarda aşırı gaz birikimi, ani tansiyon yükselmesi gibi rahatsızlıklar görülebilir. Özellikle bu dönemde tüketilen hamurlu tatlılar, pideler, böreklerin ve yüksek kalorili besinlerin tüketiminin artmasına bağlı olarak kilo artışı yaşanabilir.

Yeterli ve dengeli beslenmenin ramazan ayında da sağlanabilmesi için gün içerisinde en az üç öğünü tamamlamak adına, sahur öğününün atlanmaması gerekir. Sahurda sadece su içerek niyetlenmenin veya gece yatmadan önce yemek yemenin son derece zararlı olduğu unutulmamalıdır. Çünkü bu beslenme tarzı, yaklaşık 12 saat olan açlığı, ortalama 18 saate çıkarmaktadır. Bu da açlık kan şekerinin daha erken saatlerde düşmesine ve buna bağlı olarak günün daha verimsiz geçmesine neden olmaktadır. Bu durumun aksine eğer sahur öğünü, ağır yemeklerden oluşursa; gece metabolizma hızı düştüğü için yemeklerin yağa dönüşme hızı yükselir ve kilo alma hızı ile riski artar. Bu nedenle sahura mutlaka kalkılmalı ve bu öğünde ya hafif bir kahvaltı yapılmalı ya da çorba, az yağlı yapılmış sebze ve zeytinyağlı yemeklerden oluşan bir öğün şekli tercih edilmelidir. Bu arada gün içersinde çok sıvı kaybedildiği için sıvı dengesini düzenlemek de son derece önemlidir.

Günün ilk öğünü olan iftar, bir çorba ile açılmalı ve bir süre ara verildikten sonra yemeğe geçilmelidir. İftara peynir, zeytin gibi basit yiyeceklerle başlanarak, normal yemeğe bir süre sonra geçilmesi daha doğrudur. Başlangıç için beyne doygunluk hissi veren çorba en uygun yiyecektir. Oruç süresince, midenin uzun süre boş kalmasından sonra bir anda çok yiyecek tüketilmesi sonucu mide ve kalp sorunları ortaya çıkabilmektedir. Bunu önlemek için iftarda yavaş yavaş ve az miktarda yemek yenilmelidir. Dengeli olmak kaydı ile iftar ile sahur arasına da mutlaka bir ara öğün eklenmelidir.

Ramazanda oruç tutarken beslenmeye daha çok özen gösterilmeli, yağlı yiyeceklerden kaçınılmalıdır. Yemeklerin ağır olmamasına, az yağlı ve yağda kızartılmadan yapılmış yiyeceklerin seçilmesine, sık aralıklarla az yemek tüketilmesine dikkat edilmelidir.

Ramazan ayında en sık karşılaşılan sorunlar, mide asidinin yemek borusuna kaçması olarak tanımlanan reflü ile kabızlıktır. Reflüyü önlemek için kahve, kakao, çikolata gibi aşırı kafein alımından kaçınmak; yağlı yiyeceklerden uzak durmak ve yemeği yer yemez yatmamak alınacak pratik önlemlerdir. Bunun dışında kabızlık problemi çekenler için posalı besinlerin daha fazla tüketilmesi önerilmektedir. Bunun için de meyve ve sebze tüketiminin artırılması; ekmek olarak tam buğday veya çavdar ekmeğinin kullanılması ve özellikle su tüketiminin artırılması gerekmektedir.

Halk arasında oruç bazen zayıflamak için bir alternatif olarak değerlendirilmektedir.

Fakat bu yanlış bir düşüncedir. Gün boyu aç kalmak, metabolizmayı yavaşlatmakta, bu da ramazan ayının özellikle ikinci yarısından itibaren zayıflamayı zorlaştırmaktadır. İşte bu nedenle ramazan ayı boyunca öğün sıklığını artırmak amaçlanmalıdır. Ayrıca gün boyunca vücut susuz kalacağı için bol bol su tüketilmeli, mümkün olduğu kadar ağır yemeklerden, kızartmalardan kaçınılmalıdır. Yemek sonrası yenilecek tatlıların hamur işi olmamasına ve kızartılmadan yapılmasına özen gösterilmeli; sütlü tatlılar tercih edilmelidir. Ramazan ayının simgesi haline gelen güllaç, en uygun tatlı olarak kabul görmekle birlikte, tüketim miktarına da önem verilmelidir.

Diyabet, yüksek tansiyon, kalp hastalıkları gibi sağlık sorunları olan kişiler, doktora danışmadan oruç tutmamalı; oruç tutmak isteyenler de diyetisyen kontrolünde beslenme düzenlerini oluşturmalıdır.

Ramazan ayı için örnek menü
Sahur

• 1-2 dilim ekmek ya da pide
• 1-2 dilim peynir ya da 1 adet yumurta
• 5-6 adet zeytin
• Domates, salatalık
• Meyve ya da 1-2 çay kaşığı bal veya reçel
Veya
• 1 kâse çorba
• 1 kâse yoğurt
• 1 porsiyon etli sebze ya da et yemeği
• 1dilim ekmek
• Domates, salatalık

İftar
• 1-2 adet zeytin ya da hurma veya peynir
• 1 kâse çorba
• 1 porsiyon et yemeği ya da etli sebze yemeği
• Salata (az yağlı)
• 2-3 dilim ekmek ya da pilav veya makarna veya 1 dilim börek

Ara
• 2 adet meyve + 1 su bardağı süt ya da yoğurt
Veya
• 1 kâse meyve kompostosu + gece yatarken süt

Bu beslenme planı, oruç tutabilen ve beslenmeyi etkileyebilecek herhangi bir sağlık sorunu olmayan yetişkinler için uygundur. Haftada 2-3 kez ara öğün yerine sütlü tatlı (bazen güllaç) yenilebilir.

Amerikan Hastanesi
Beslenme ve Diyet Bölüm Sorumlusu
Dyt. Ayşe Korkmaz

Saçlarımız neden dökülüyor

SAĞLIK

Saçlarımız, güzellik ve estetiğin sembolüdür. Hatta seçtiğimiz renk ve stiliyle kendi hakkımızda çok şeyi ifade eden saçlarımız kaybıyla da beraber bizi telaşlandırır. Saç kaybı doğal bir süreç olabileceği gibi, stres kökenli veya altta yatan başka bir hastalığın uyarıcısı olarakta karşımıza çıkabilir.

Saçlarımız büyüme, gerileme, dinlenme olarak üç fazdan oluşan bir döngüde ömrünü sürdürür. Dinlenme aşamasındaki saç dökülür ancak bu kalıcı bir kayıp değildir. Bu dökülen saç tekrar büyüme fazına girerek büyümeye devam eder ve bu döngü bu şekilde devam eder. 50-100 tele kadar dökülmeyi doğal karşılıyoruz. Daha yoğun kayıplar ise sorgulanmayı gerektir ve bir dizi analizle sebep bulunup sebebe yönelik tedavi yapılır.

Saç dökülmesi nedeniyle gelen bir hasataya önce çıplak göz ve elle rutin muayenesi yapılır.Bir sonraki aşamada ise eğer altta yatan bir hastalık düşünülüyorsa çeşitli kan laboratuar testleri, saçlı deri muayenesi ile gerek görülürse deri biyopsisi, saç çekme testi ile saç telinin yapısı mikroskop altında incelenerek kesin sebep tespit edilir.

En sık görülen saç dökülme nedenleri
Erkek tipi saç dökülmesi: En sık görülen saç kaybı nedenidir.Genetik özellikler ve erkeklik hormonu nedeniyle görülen doğal bir durumdur. Bir hastalık değildir.Çok sayıda uygulanabilecek topikal tedaviler ve ilaçlarla durdurulabilen ve bazı durumlarda tedavi edilebilen bu durum ;radikal olarak saç ekim yöntemi ile kesin olarak çözülebilir.

Saçkıran (Alopesi Areata):Bu tip saç kayıplarında düzgün yüzeyli, para büyüklüğünde veya daha geniş yuvarlak yama tarzı kel alanlar oluşur. Nadiren tüm saç ve vücut kıllarında kayıp oluşabilir. Her yaşta görülebilr. Daha çok sıkıntılar ve stres sebebiyle oluşan bu durum çocukluk yaşında ortaya çıktığında otoimmün yani bağışıklık sistemini ilgilendiren hastalıklarlada ilişkili olabilir. Çeşitli topikal ve sistemik tedaviler ve yine psikolojik destekle tedavisi mümkün olan bir durumdur.

Kansızlık(Anemi): En sık demir eksikliğine bağlı gelişen kansızlık nedeniyle saçlar dökülür. B12 ve Folik asit eksiklikleri nedeniyle oluşan anemilerde saç dökülmesi görülür. Tespit edilen eksiklik yerine konulunca saç dökülmeside düzelir.

Tiroid hastalıkları: Fazla (hipertroidi) ve az çalışan tiroid (hipotroidi) saç kaybına neden olabilir. Tiroid hastalıkları laboratuar testleri ile araştırılabilir. Hastalığın tedavisi ile saç dökülmesi de düzelir.

Saçlı deriyi tutan hastalıklar: Mantar hastalıkları ve likenpilanopilaris dediğimiz çeşitli saçlı deriyi tutan hastalıklar saçlarda dökülmelere yol açabilir.

Yüksek ateş, ağır enfeksiyon hastalıkları: Saçların dinlenme fazına girip dökülmesine neden olabilir.Kalıcı bir kayıp yoktur hastalık iyileştikten bir süre sonra saçlar eski haline dönecektir.

Doğum sonrası: Gebelik süresi boyunca saçlar büyüme aşamasındadır; dolayısıyla saçlarda dökülme durur, saçlar gürleşir.

Doğum sonrası saçlar dinlenme fazına girer ve bu aşamada saçlarda yoğun bir dökülme görülür. Bu durum doğum sonrası 8 ay ile 1 yıla kadar devam eder ve tamamen doğal bir süreçtir tekrar saçlar eski sağlığına kavuşacaktır. Bu dönem destek tedavilerle çok daha sağlıklı atlatılabilir.

Şok diyetler, hızlı kilo vermek, proteinden fakir beslenme: Saçlarımız köklerinden ve kan yoluyla beslenir. Esas besini ise proteindir. Özellikle yaz mevsimine girişte hızla kilo verdiren diyet programları tüm vücut sağlığımız gibi saç sağlığımızı da olumsuz yönde etkiler ve ciddi saç kayıplarına yol açabilir. Proteinden fakir beslenen veya anormal beslenme alışkanlığına sahip kişilerde de benzer şekilde saçlar dinlenme fazına takılır ve dökülmeler görülebilir. Beslenme alışkanlıkları değiştirilip proteinden zengin diyet uygulandığında dökülmeler duracaktır.

İlaçlar: Bazı ilaçlar geçici bir süre saç dökülmesine neden olabilir. Romatizmal, gut, depresyon, kalp hastalığı, yüksek tansiyon için reçete edilen ilaçlar ve yüksek doz A vitamini, sivilce ve sedef tedavisinde kullanılan bazı ilaçlar da saç dökülmesi yapabilir.

Kanser tedavileri: Bazı kanser tedavileri saç hücrelerinin bölünmesini durdurabilir. Saçlar deriden çıkınca zayıflar ve kırılır. Bu durum terapiden 1-3 hafta sonra gerçekleşir ve hastalar saçlarının %90′ını kaybeder, terapi sona erdikten sonra saçlar tekrar büyüme gösterir ve eski haline geri döner.

Doğum kontrol hapları: Genetik yatkınlıkla beraber doğum kontrol hapı kullanımında saç dökülmesi görülebilir. Saçlar dinlenme fazına takılır. İlaç kullanımı bırakıldığında dökülme durur.

Saç koparma alışkanlığı (Trikotillomani: Tamamen ruh sağlığı ile ilgili bir durumdur. Tırnak yeme alışkanlığı gibi saçlar koparılır. Psikolojik destek tedavisi ile düzelebilir.

Saçlarımızla ilgili yanlış inanışlar
• Hergün saçların yıkanması saçların fazla dökülmesine yol açamaz.

• Saçın kısa kesilmesinin kazıtılmasının saç dökülmesini önleyici veya saçı gürleştirici etkisi yok.

Zeytinyağı, badem yağı ve yumurta karışımlarının saça sürülmesinin saça bir faydası yotur.

• Yıkama ve tarama esnasında saçın dökülmesi normaldir. Ancak durup dururken dökülüyor veya elinizi attığınızda tutam tutam geliyorsa doktora başvurulmalıdır.

• Saç dökülmesinde hala ilk başvurular kuaför ve eczaneler. Oysa saç dökülmesi bazen bize bir hastalık tanısı koydurabilecek kadar önemli olabilir. Dolayısıyla bazı alışveriş merkezlerinde ve eczanelerde saç analizi yapılır ve saç dökülmesine son gibi ürün satışı için yapılan sloganlara kanmayıp eğer saç dökülme probleminiz varsa bir dermatoloğa başvurmak en doğru yol olacaktır.

Yaz hamilelerine öneriler

SAĞLIK

Yeditepe Üniversitesi Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Cem Fıçıcıoğlu, yaz aylarında hamilelere şu önerilerde bulunuyor:“Ödem oluşmaması için fazla tuz almayın, güneşten sakının, bol bol su için.”

Yaz aylarına girerken hepimiz sıcaklarla nasıl baş edeceğimizin planlarını yaparken hamileler sıcaklardan daha da fazla etkileniyor. Yeditepe Üniversitesi Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Cem Fıçıcıoğlu, hamileliğin ile aylarından itibaren kadınlarda sıcaktan etkilenme başladığını vurgulayarak oluşan rahatsızlıkları ve yapılması gerekenleri şöyle anlatıyor: “Vücut ısıları yükselen, tartıları ve kan hacimleri artan, akciğer kapasiteleri daralan hamileler için sıcaktan korunmak daha da önemli. Özellikle hamileliğin ilk yarısında hipotansiyon- tansiyon düşüklüğü- sık rastlanan bir şikayettir.

Yaz aylarında ısı ve terleme ile oluşan sıvı kaybı eğer yerine konmazsa bayılmalara neden olabilir. Bu nedenle, her zaman olduğu gibi, 1,5 – 2 litre sıvı, özellikle de su içilmesi gebelikte daha büyük önem taşır. Sık aralıklarla az miktarda su içmek ve yemek yemek hem sıvı açığının oluşmasını engeller; hem de hipoglisemi- düşük kan şekeri- nedeniyle görülebilecek rahatsızlıkları da ortadan kaldırabilir. Yaz aylarının nimetlerinden faydalanıp, bol bulunan meyve ve sebzelerden tüketmek en sağlıklısı. Bebeğin gelişimi için yeterince protein ve kalsiyum alınması da çok önemlidir. Yaz ayları dondurmasız geçmez. Hamileler dikkatli olmalı, iki canlıyım, bebek istedi diyerek aşırı tüketen annelerde şeker hastalığı olma olasılığını akıldan çıkartmamak gerekir. Hamilelikte mide boşalma süresi uzadığından, hazmı zor, kızartma, aşırı yağlı ve şekerli yiyeceklerden kaçınmak gerekir.”

Ödeme karşı kısa yürüyüş!
Gebelikte kan hacmi ve damar geçirgenliğinin artması ile özelikle ayak ve bacaklarda görülen ödemin rahatsızlık verici boyutlara ulaşabildiğini vurgulayan Dr. Fıçıcıoğlu, ödemin getirdiği sorunlar hakkında şunları söylüyor: “Ödeme sıcakların etkisi ile toplardamarların genişlemesi de eklenince, hamileler evde giyecek ayakkabı bulamayabilirler. Sıvı alımına dikkat ederken, sodyum-tuz- alımına da özen göstermek gerekir. Kesin bir tuz kısıtlaması yapılmamalı, ancak tuzlu çerez, işlenmiş gıdalar, şarküteri gibi aşırı tuzlu yiyecekler tercih edilmemelidir. Uzun süre ayakta durmak, oturmak ya da güneşte kalmak ödemi arttırabileceğinden, gün ortasında 11.00–16.00 arası doğrudan güneşte kalmaktan sakınmak, kısa yürüyüşler yapmak ve ödem olması durumunda yatarak ayakları yükseltmek alınabilecek önlemlerdendir.”

Hamilelere yüzme önerisi
Hamilelikte önerilen en ideal sporlardan birinin yüzmek olduğunu belirten Dr. Fıçıcıoğlu, “Eğer kanama, düşük tehdidi, yüksek tansiyon, erken doğum gibi hamileliği komplike eden bir durum yoksa, son aya kadar deniz veya havuzun temiz olması ön koşulu ile yüzmek sıcaklarla mücadele etmenin en güzel yollarından biridir. Ayrıca hamilelik boyunca aktif olmak kan şekerini düzenler, oksijen kullanımını arttırır, tartı alımını dengede tutar ve normal doğumu kolaylaştırır” diyor.

Hamilelerin giyim tarzının da rahat olması gerektiğini vurgulayan Dr. Fıçıcıoğlu, giyim tarzı konusunda şu bilgileri veriyor: “Hamile bayanın giyimi, ayaklarda oluşan kan göllenmesini arttırmayacak şekilde, diz kalça ve belde rahat olmalı, yaz aylarında gereksinime göre eklenip çıkartılabilecek özellikte ince katmanlardan oluşmalıdır. Hamilelikte cilt lekelenmeye yatkındır ve hamilelikte oluşan kloazma adı verilen gebelik maskesi gebelikten sonra da kozmetik sorun yaratabilmektedir. Güneş lekelenmenin oluşumunu arttırır. Gün ortasında doğrudan güneş altında kesinlikle bulunulmamalı, şapka, güneşlik, giysiler ve yüksek koruma faktörlü ürünlerle güneşin zararlı etkilerinden korunmalıdır. Ayrıca annenin vücut ısısının artması, gelişen bebeğe zarar verebileceğinden, uzun güneş banyoları ve solaryum önerilmez. Özetle hamileler güneşten sakınmalı, bol su içmeli ve denizin keyfini çıkarmalılar.”

Çocuğunuzun gözleri dünyayı nasıl görüyor?

SAĞLIK

Erken yaşta fark edilmeyen göz bozuklukları, göz kayması, göz tembelliği, şaşılık gibi hastalıklar çocuğunuzun hayat boyu az görmesine, derslerinde, spor aktivitelerinde ve sosyal yaşamının birçok alanında başarısız olmasına sebep olabilir.

Çocuğunuzun ömür boyu az görmesine sebep olabilecek pek çok göz hastalığı erken teşhis ile tedavi edilebiliyor. Bebeklerde ilk 6 ay, sonraki dönemde 3 yaş sınırı erken teşhis ve tedavinin etkili olabilmesi için ideal zamandır.

Dünya Göz Hastanesi, 0-12 yaş arasındaki çocukların göz sağlığı için yeni bir uygulamaya başladı. Göz muayenenizi 0-12 yaş arası çocuğunuz veya birinci derece akrabanız ile birlikte yaptırdığınızda, muayene ve tetkiklerde sizin için %10, çocuğunuz için %30 indirimden yararlanabiliyorsunuz.

Bu uygulama 31 Ağustos 2010 tarihine kadar tüm Dünyagöz Hastaneleri’nde geçerlidir.

Detaylı bilgi için lütfen tıklayın: http://www.dunyagoz.com/gozlerinizin-ici-onunla-birlikte-gulsun.html

Unutmayın; göz bozukluğu çocuğunuzun yaşam kalitesini ve başarısını etkiler!

###

Yaz aylarında gözlere dikkat

SAĞLIK

Yaz aylarının gelmesiyle göz sağlığını olumsuz etkileyen konuların altını çizen Yeditepe Üniversitesi Göz Hastalıkları Araştırma ve Uygulama Merkezi, Göz Hastalıkları Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Ferda Çiftçi, özellikle bu aylarda dikkat edilmesi gerekenlerle ilgili bilgi verdi.

Yaz aylarında kuvvetlenen güneş ışınlardan gözü korumak gerektiğine dikkat çeken Dr. Çiftçi, herhangi bir gözlüğün ya da kontak lensin bu anlamda işe yaradığını belirtiyor. “Gözün önüne herhangi bir cam dahi koysanız, gözü kısa dalga boylu zararlı ışınlardan korur. Koruma derecesi camın kalitesine göre artar. Daha iyi camlar görme kalitesini artırır. Daha düşük kaliteli gözlükler ise göz sağlığını olumsuz etkilemez, sadece görme kalitesini düşürebilir” diyen Dr. Çiftçi özellikle numaralı gözlük ya da kontakt lens kullanmayan kişilerin güneş gözlüğü kullanmayı ihmal etmemesi gerektiğini ifade ediyor. Dr. Çiftçi, küçük yaşlardaki çocuklarda gözlük kullanımı zor ise şapka takmanın da faydalı olabileceğini söylüyor.

Günlük kontak lens kullanılmalı
Yaz aylarında kontakt lens kullanan kişilerin de dikkat etmesi gereken bazı durumlar olduğunu belirten Dr. Çiftçi, “Kontakt lensle denize ve havuza girilmesini önermiyorum. Çünkü kontakt lens gözdeyken göz mikrop kaparsa, enfeksiyon farkedilmeden ilerleyebilir” diyor. Yazın aylık yerine günlük kontakt lens kullanılmasını tavsiye eden Dr. Çiftçi “Günlük lenslerde denize ya da havuza girseniz de atıp yenisini taktığınız için allerji ya da enfeksiyon riski azalmış olur” diyor.

Gözlerde allerji sorunlarının da mevsimlerin değişmesi ile arttığına dikkat çeken Dr. Çiftçi, polenler nedeniyle göz allerjilerinin ilkbahar aylarında daha sık görüldüğü bilgisini veriyor ve bu dönemde yan etkisi bulunmayan antihistaminik damlalar kullanılabileceğini belirtiyor. Dr. Çiftçi ayrıca havuzdaki kimyasalların da allerjiye neden olabileceğini hatırlatarak, yüzme gözlüğü kullanılmasını öneriyor.

Enfeksiyon riskinin yaz aylarında arttığına dikkat çeken Dr. Çiftçi, denize ve havuza girerken gözlük takılmasının bu riski azaltacağını ifade ediyor. Dr. Çiftçi ayrıca yazın özellikle çocukların daha hareketli bir hayat yaşaması sebebiyle artan kaza ve göz yaralanmalarına karşı da uyarıyor.

Postpartum Depresyon

SAĞLIK

Doğum, kadın için en önemli yaşam olaylarından biridir. Doğum sonrası dönem aileye yeni bir üyenin katılması ile yeni bir düzenin kurulduğu bir dönemdir. Kadınlar doğum sonrası ilk yıl içinde, psikiyatrik hastalıklar (anksiyete bozuklukları, obsesisf kompulsif bozukluk, depresyon ve nadiren psikoz) açısından anlamlı risk altındadır. Ancak depresyon bu hastalıklar açısından en baskın olduğundan doğum sonrası psikiyatrik hastalık dendiğinde ilk akla gelen doğum sonrası depresyondur. Sıklığı %5-20 olarak bildirilmekle beraber, genel bazal sıklığının %10 olduğu kabul edilir.

Doğum sonrası depresyonun bulgularını, doğum sonrasındaki ilk günlerde sıklıkla görülen “Postpartum Blues ya da Lohusalık Hüznü” nden ayırt edilmesi güç olabilir. Postpartum Blues yeni doğum yapmış annelerin %50-70‘nde görülen normal sınırda olan bir üzüntü veya endişe hali, kolay ve sık ağlama, en yakınlarına sıkıca bağımlılık tablosu şeklinde ortaya çıkar. Bu durum genellikle en fazla on gün sürer ve belirtiler kendiliğinden yakınların sosyal desteği ve ilgisiyle kaybolur. Lohusalık Hüznü’ne sebepleri; kadında doğumla birlikte ani gelişen hormonal değişiklikler, doğum süreciyle ve bebekle ilgili endişeler ve annelik rolünün kadına getirdiği sorumlulukların farkındalığı sayılabilir. Daha nadir olarak on doğum yapan kadından birinde daha şiddetli bir depresyon tablosu gelişebilir. Doğum sonrası depresyon genellikle daha geç 2.-8.haftalar arası başlar ve en çok 1 yıl kadar sürer. Tedavi görmeyen kadınlarda 3 ay ile 1 yıl arasında kendiliğinden düzelebilir. Annenin bebeğine karşı ilgisizliği veya hostil duyguları ön plandadır.

Anne bebeğine zarar vermeye kalkışabilir. Rahatsızlığın en üzücü tarafı bu rahatsızlıkta hastaların %4’ünde rastlanabilen bebeğini öldürme (enfantisid veya filisid) davranışıdır. Bu sebeple hastalık kişinin çevresince önemsenmeli ve dikkatli olunmalıdır. Ağır depresif belirtiler yanında intihar düşünceleri ya da girişimleri görülebilir. Doğum sonrasında ortaya çıkan ağır bir depresyon, kadının ileriki yaşamını da etkileyecek Bipolar Bozukluk-Manik Depresif Hastalığın ilk atağı da olabilir.Bu nedenle PPD geçiren kadınlar psikiyatri uzmanı tarafından uzun süreli olarak izlenmelidir. Bazı risk etmenlerini taşıyan kadınlarda doğum sonrası depresyonun daha sık görüldüğü bilinmektedir. Bu risk etmenleri kadının ya da eşinin işsizliği,sosyal desteğin yetersiz olması evlilik sorunları, beklenmedik yaşamsal olaylar(ölüm,ayrılık gibi), planmamış gebelikler, multiparite,daha önceki gebeliklerde depresyon geçirilmesi, yüksek riskli gebelik yaşamış olması, kayıpla sonlanan gebelik ve doğum deneyimleri, erken anne-bebek ayrılığı ve bebeğin bakımı ile ilgili duyulan kaygılardır.Bir ya da daha fazla risk etkeni taşıyan kadınların doğum sonrası depresyon için taranması önerilmektedir. Tarama için en sık kullanılan yöntem Edinburgh Postpartum Depresyon Skalasıdır.

(Biyolojik faktörler, gerek genetik gerekse hormonal yeni doğum yapmış olan kadının anksiyete eşiğinin düşmesine,günlük stres yaratan durumlarla daha zor baş etmesine sebep olmaktadır.Genetik etkenlerin üstünde durulmasının sebebi pstpartum depresyon gelişen kadınların birinci derece akrabalarında mizaç bozukluğu oranının normal populasyona göre daha yüksek olmasıdır. Hormonal sebepler incelendiğinde ,bazı veriler östrojen hormonunun rolü olduğunu düşündürse de yapılan araştırmalar bunu desteklememiştir.Gebelik boyunca yüksek olan östrojen düzeylerinin doğumla birlikte ani düşmesinin postpartum depresyon ile ilgili olmadığı görülmüştür. Kortizol düzeyinin etkisini değerlendiren arştırmalarda da anlamlı bir sonuç çıkmamıştır.Bazı araştırmacılar, doğum sonrası geçici tiroid disfonksiyonunu PPD ile ilişkilendirmişlerdir.Depresif mizacın tiroid bozukluğu ile ilgili olabileceği düşünülmektedir. )

PPD ele alındığında anne sütü ile beslemenin olumlu ve olumsuz etkileri olabilmektedir. Anne sütü veren kadınlar,kendilerine ayıracak zamanlarının çok az oluşu, emzirme nedeniyle uykusuz kalmaları, ilaç kullanmaları gerektiğinde bebeğe zararı olacak endişesi duymaları gibi nedenlerle kolaylıkla negatif duygudurumuna girebilirler. Bunun yanında anne sütünün hızla kesilmesinin bazı hormonal değişiklikler yoluyla depresif belirtileri daha da kötüleştirdiği düşünülmektedir. Misri ve Ark.’nın yaptığı bir çalışmada PPD’u olan ve anne sütü kesilen 51 kadından, %83′ünde depresyonun anne sütünün kesilmesinden sonra başladığını, 17’sinde ise depresyona bağlı olarak anne sütünün kesildiği, ayrıca depresyonun ağırlığının anne sütü ile besleme süresini anlamlı olarak etkilemediği gösterilmiştir.

Doğum sonrası depresyon sık görülmesine karşın çoğu kez tanı konulamamaktadır.Bu durumun başlıca nedenleri kadının negatif duyguları nedeniyle kendini yalnız hissetmesi veya utanması,rutin kontrol için çağrıldığı doğum sonrası 6.haftaya kadar doktorla görüşme olanağı bulamamış ya da hangi bölüme başvuracağını bilememiş olması ,yeni doğan bebeğin verdiği heyecanla yakınmalarını dile getirememesi olabilir.Ayrıca çevrenin ilgisinin daha çok yeni doğan bebek üzerinde oluşu sebesibiyle PPD atlanabilir.

Ülkemizde PPD ile ilgili yapılan çalışmalar oldukça yetersizdir. Çok merkezli ve büyük sayıda gebenin doğum sonrası takibi ile yapılacak çalışmalar ile Türk toplumuna özgü risk faktörleri daha net saptanabilir. Sağlık çalışanları ,anne ve bebek için ciddi tehdit oluşturan bu hastalığa karşı daha duyarlı olmalı ve uygun müdahale zamanında yapılmalıdır. PPD’nun eğer hafif veya orta şiddette ise annenin emzirmeyi bırakması önerilir ve antidepresan tedavi başlanır. Hasta yakın takibe alınır ve ayrıca hastanın eşiyle de görüşme yapılarak durumu hakkında bilgi verilir. Destekleyici terapi uygulanır. Tablonun şiddetli olduğu bazı durumlarda psikiyatrik hospitalizasyon düşünülebilir.Depresyon çok şiddetli ise elektroşok tedvisi düşünülebilir. Eğer PPD erken dönemde ve yeterince tedavi edilmezse, yıllarca sürebilen tedavisi zor bir hale dönüşebilir.

Amerikan Hastanesi
Psikiyatri Bölümü
Dr. Gülçin Arı Sarılgan

Moda diyetler “Mucize” yaratmıyor

SAĞLIK

Belki her bahar geldiğinde diyete başlıyorsunuz. ”Yaza çok az kaldı” diyerek kış boyu aldığınız kilolardan acilen kurtulmak istiyorsunuz. Bu sebeple arkadaşınızdan duyduğunuz veya bir magazin dergisinde gördüğünüz “bir haftada 3 kilo verin” diyetine başlıyor ama ilk hafta çok kilo verdikten sonra ikinci hafta bir türlü kilo veremiyorsunuz. Peki bu bir hafta uyguladığınız “mucize diyet” acaba vücudunuza zarar vermiyor mu?

Kilo verirken hedefleriniz “gerçekçi” olsun
Sağlıklı kiloda olmanın faydaları kesinlikle tartışılmaz. Ancak sağlıklı kiloya ulaşmak için uygulanan yöntemler de mevcut sağlığın korunmasında çok önemli. Aksi halde uygulanan yöntemler de fazla kilo kadar başka tehlikeli sonuçlar ortaya çıkarabilir. Bir çok moda diyet kısa sürede hızlı kilo kaybı sağlama vaadiyle ortaya atılıyor. Ancak bu diyetlerin ortak noktaları bilimsel bir dayanaklarının olmayışı ve kilo kaybı sağlarken bu zayıflamanın büyük bir kısmının vücüdun kas dokusundan ve su kütlesinden olması. Oysa ki bu kas kütlesinin korunmasının sağlık açısından büyük önemi var. Ayrıca kilo kontrolünde de rolü var. Vücutta kas kütlesinin iyi olması metabolik hızın daha iyi olmasını sağlar. Bir başka deyişle kas kütlesi iyi olan kişilerin (kilo vermeye engel herhangi bir sağlık problemleri yoksa) kilo vermeleri daha iyi olur. Bu sebeple sağlıklı zayıflama diyetlerinde verilen kilonun çoğunun yağ kütlesinden olması istenir. Ancak çok düşük kalorili, tek tip beslenmeye dayalı şok diyetlerle veya mucize diyetlerle yağ kaybından çok kas kaybı olduğu bilinmektedir. Bu durumda sağlıklı kilo verme ve moda diyetleri aynı cümle içinde kullanmak pek mümkün değildir.Sağlıklı zayıflama yavaş ve kişisel özelliklerimize uygun olmalıdır. Sağlık koşullarımıza ve yaşam şeklimize paralel olarak planlanmalıdır.

Bazı moda diyetler hakkındaki gerçekler
Lahana çorbası diyeti:
Bol miktarda lahananın çorba haline getirilip gün boyu tüketilmesi esasına dayanır veya lahana suyu kullanılır. Aslında çok posalı bir sebze olan lahana bol miktarda tüketildiğinde kısa süreliğine tokluk hissini arttırır. Ayrıca barsak çalışmasını da arttırabildiği için kilo vermiş hissi yaratır. Oysa ki bu sadece su kaybına ve tek tip beslenmeye yol açan moda diyetlerden biridir.

Beverly Hills diyeti: Aslında 80’li yıllardan beri zaman zaman popüler olan sağlıksız tek tip diyetlerden biridir. On gün boyunca sınırsızca sadece meyve yeme esasına dayanır.Bazı kan değerlerinin bozulmasına, özellikle kan yağlarının yükselmesine sebep olabilir. Diyabetik kişilerde kan şekerinin yükselmesine yol açabilir.

Yüksek protein diyeti: Et ürünlerinin sınırsızca tüketilip ekmek, meyve, tahıllar gibi karbonhidrat kaynaklarının yenmemesi esasına dayanır. Karbonhidratların kesilmesi kısa sürede hızlı kilo kaybı sağlayabilir ancak kısa sürede verilen kiloların yağ kaybı olmayacağı unutulmamalıdır. Ayrıca et ürünlerinin aşırı tüketilmesi sonucu kan kolesterol düzeyleri yükselir. Tahılların kesilmesine bağlı olarak da bazı vitaminlerde eksiklik olabilir.

Meyve suyuyla detoks diyeti: Tüm yiyeceklerin kesilerek birkaç gün süreyle taze meyve suları tüketerek barsakların zararlı mikroorganizmalardan arınacağı düşünülür. Detoks sağlıklı bir vücudun kendi kendine yapabildiği bir mekanizmadır. Sağlıklı beslenmenin tüm ilkeleri zaten bunun için yardımcıdır. Oysa aç kalmak vücutta bazı zararlı atıkların oluşmasını da tetikleyebilir. Ayrıca meyve sularının fazla tüketilmesi trigliseritlerin yükselmesine sebep olabilir.

Amerikan Hastanesi
Beslenme ve Diyet Bölümü
Uzman Diyetisyen Tuğçe Aytulu

Jinekolojik kansere yakalanan kadınlar da çocuk sahibi olabilir

SAĞLIK

Yeditepe Üniversitesi Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Prof. Dr. Ateş Karateke “Tümörün boyutu ve bulunduğu bölge müsaitse, belli şartları da taşıyan rahim ağzı, rahim ve yumurtalık kanserlerinde organ koruyucu tedavi girişimleri uygulamak mümkündür” diyor.

Artık 30’ lu yaşlarında jinekolojik kanser olan, üreme yeteneğini korumak isteyen ve belli şartları taşıyan kadınların, bebek sahibi olma yetileri de korunabilecek.

Yeditepe Üniversitesi Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Prof. Dr. Ateş Karateke, “jinekolojik kanserler” denilen rahim ağzı, rahim ve yumurtalık kanseri hastalıklarında, günümüzde artık organ koruyucu tedavi uygulamalarının esas alınabileceğini belirterek, gerekçesini şöyle açıklıyor:

“Bugün artık kadınlarda akademik kariyer, iş, okul gibi nedenlerle evlenme yaşı ötelendi. Özellikle eğitimli kadınlar 35 yaşından sonra evleniyorlar ve bu yaştan itibaren çocuk sahibi olmak istiyorlar. Jinekolojik kanserlerin bir bölümü bu yaş grubunda görülmektedir. Özellikle rahim ağzı kanseri, ilk pikini 35-39 yaşları arasında yapmaktadır. Bu yaş aralığında yeni evlenmiş ve çocuk sahibi olmak isteyen bir kadının rahim ağzı kanseriyle karşılaşma olasılığı mevcuttur. Bu kadının hem hayatta kalma, yani bu hastalıktan kurtulma hem de çocuk sahibi olma isteğinde bulunması çok doğaldır.

Rahim ağzı kanseri tedavisinde artık bu isteğe cevap verilebiliyoruz. Rahim ağzı kanseri olmamış ama rahim ağzı kanseri öncü lezyonları olan kadınları, hem rahim ağızlarını hem de rahimlerini koruyarak, bir organ kaybı olmadan yıllardır zaten çok rahatlıkla tedavi edebiliyorduk. Şimdi ise rahim ağzı kanseri olma aşamalarını geçtikten sonra rahim ağzı kanseri olmuş kadınların önemli bir kısmında, eğer çocuk isteniyorsa, rahmi almadan tedaviyi gerçekleştirebiliyoruz.”

Rahim ağzı kanseri
Rahim ağzı kanserinde kadının üreme yetisini korumaya yönelik tedavi uygulamanın belli şartlara bağlı olduğunu belirten Prof. Dr. Karateke, bu şartları şöyle sıralıyor:“Öncelikli şart, tümörün küçük olmasıdır. Kadının çocuk doğurma yeteneğinin olması, yani yumurtalıklarında bebek sahibi olabilecek yumurta rezervinin bulunması gerekir. Böyle bir kadında, eğer tümör küçükse ve lenf nodlarına yayılım olmamışsa, rahim ağzı bölgesini bağlarıyla birlikte pelvis yan duvarından, çatı kemiklerinin üzerinden çıkarmak, rahmin çocuğu taşıyan kısmını (korpus) vajen ile tekrar birleştirmek ve lenf nodlarını da alarak böyle bir tedaviyi gerçekleştirmek mümkün.”

Ameliyatla çıkarılan rahim ağzı bölgesini patolojiye gönderdiklerini ve bu sayede tümörün tamamının alınıp alınmadığını anladıklarını söyleyen Prof. Dr. Karateke, “Bunu ameliyat öncesi yaptığımız görüntüleme yöntemleriyle de değerlendirebiliyoruz. Zaten rahim ağzı bölgesinde lokalize olmuş, küçük, görüntüleme yöntemlerinde lenflere atmadığını bildiğimiz bir kanseri bu şekilde tedavi etmemiz mümkün. Bu hastalarda pelvis ve tüm karın MR’larını istiyoruz. PET-CT yöntemi ile lenf nodlarına, akciğer CT yöntemi ile de akciğere yayılma olup olmadığını bildikten sonra bu tedaviye karar veriyoruz” diyor.
Rahim ağzı kanserinin yumurtalıklarla hiçbir ilgisi olmadığını belirten Prof. Dr. Ateş Karateke, rahim ağzı kanserinin yumurtalıklara yayılımının hemen hemen hiç olmadığını, bu nedenle de yumurtalıklara herhangi bir cerrahi tedavi uygulamadıklarını dile getiriyor.

Yumurtalık kanserleri
Yumurtalıktan birden fazla kanser çıkabildiğini söyleyen Prof. Dr. Ateş Karateke, bu kanser türlerini şöyle anlatıyor:
“Yumurtalığın dış ceperindeki epitelden çıkan kanserlere epitelyal over kanserleri denir. Yumurtalıkta, neslimizi devam ettiren yumurta hücreleri (germ hücreleri) vardır. Yumurta hücrelerinden çıkan kanserlere germ hücreli kanserler denir. Germ hücrelerinin etrafındaki dokuları da stroma olarak ifade ediyoruz. Bu dokular hormon yapar. Bu hormon yapan dokudan çıkan tümörlere de stromal tümörler denir.”

Günümüze kadar, bebek isteyen germ ve stromal hücreli over kanserlerinde üreme yetisini kaybetmek istemeyen olgularda organ koruyucu tedavinin standart olarak yapılmakta olduğunu ifade ediyor Prof. Dr. Karateke. Yumurtanın dış çeperindeki epitelinden çıkan epitelial over kanserlerinde, son beş yıla kadar organ koruyucu tedavi yapılamamasını, bu kanser türünün fazlasıyla öldürücü olduğu gerekçesiyle, hekimin birinci amacının hastanın hayatta kalmasını sağlamak olmasına bağlıyor. Yeni çalışmalar neticesinde epitelden çıkan tümörlerde de organ korumanın mümkün olduğunu söyleyen Prof. Dr. Karateke, yöntemin uygulanması için gerekli olan şartları şöyle açıklıyor:“Tümör, yumurtalıkta tamamen o kistin iç yüzünde kalmış, diğer yumurtalığa herhangi bir şekilde yayılmamış, karın iç zarına, karın dokularına, karın yıkantı suyuna, lenf dokularına yayılmamış ve özellikle iyi huylu seröz ya da müsinöz tip tümörse, yalnızca kanserin çıktığı yumurtalığı alarak, sağlam yumurtalığı ve rahmi bırakarak organ koruyucu tedavi yapmak mümkün.”

Prof. Dr. Karateke, ameliyat ile rahmini kaybetmeyen ve tek yumurtalığa sahip olan kadının üreme yeteneğini devam ettirebileceğini ifade ediyor. Yumurtalıkta, adına kanser denilmeyen ama kanser ile normal doku arasında geçiş özelliğine sahip “borderline over tümörlerinin de olabildiğini, bu durumda da yine organ koruyucu tedavi yapılabildiğini belirten Prof. Dr. Karateke “Her iki overde (yumurtalık) borderline tümör olsa bile, yumurtalıkları ve rahmi almadan tümörü yok edebiliriz” diyor.

Rahim içi kanserleri
Rahim içi (endometrium) kanserlerinin genç kadınlarda pek görülmeyen bir kanser türü olduğunu söyleyen Prof. Dr. Ateş Karateke, bir noktaya dikkat çekiyor:
“Polikistik over sendromu (yumurtlama olmaması) olan kadınlarda, 30′lu yaşlarda endometrium kanseri görülebilir. Çünkü uzun süre yalnızca östrojen etkisine maruz kalan rahim içi zarı, zaman içinde kanserleşebilir.”

“35 yaşlarında kısırlık ya da tüp bebek tedavisi görme aşamasındayken doktorunuzun şüphelenip de aldığı bir biyopsi sonucunda, endometrium kanseri gibi bir hastalıkla karşılaşabilirsiniz” diyen Prof. Dr. Karateke, organ koruyucu tedaviyi gerçekleştirmek için aranan şartları şöyle ifade ediyor: “Kanserin çok yüzeysel olduğu, hormon bağımlı bir kanser olduğu, tümörün rahim duvarına yayılmadığı görüntüleme yöntemleriyle tespit edilmelidir. Hastaya yüksek doz progestinler verilerek, hastalığın bu ilaca cevap verip vermediği araştırılır. Eğer cevap veriyorsa ve tümör gerilemişse, histeroskopi (mercek sistemi) ile rahim içi değerlendirildikten sonra, hasta kısa sürede gebe kalması için tüp bebek merkezine yönlendirilir. Çünkü kadının spontan gebeliğini beklemek için uzun zamanımız yoktur. Hastalığın nüksetme olasılığı vardır.”

Şeker hastalığı göz muayenesinden anlaşılıyor

SAĞLIK

Şeker hastalığının göz arkasında yarattığı hasarların belirginliği hastanın şeker hastası olduğunu bize gösterebiliyor. Görme sorunuyla bize gelen hasta hastanemizden şeker hastası olduğunu öğrenerek ayrılıyor.

Şeker hastasıysanız ve görme sorunlarınız var ise diyabet tedavisi ile birlikte 6 ayda bir düzenli olarak göz muayenesi yaptırmanız gerekiyor” diyor ve şeker hastalığının göze etkilerini ve tedavi yöntemlerini anlatıyor. Damarlarda hasara yol açan diyabet hastalığı ilk olarak etkilerini göz ve böbreklerde gösteriyor. Sık idrara çıkma, halsizlik gibi pek çok şikâyetin yanı sıra görme sorunları ortaya çıkıyor. 20-65 yaşları arasında görülen körlüklerin bir numaralı sebebi olan diabetik retinopati de erken teşhis çok önemli. Hastalık erken dönemde kontrol altına alınmazsa gözde onarılması zor hasarlara neden olabiliyor.

“Şişmanlık riski artıyor”
“Diabet (şeker hastalığı) görülme oranı, obesite (şişmanlık) ve kötü beslenmeyle birlikte artmaya başladı. Ülkemizde şeker hastalığı görülme oranının diğer ülkelere göre daha fazla olduğunu da dikkate alırsak, önümüzdeki ciddi tehdidi göz ardı edemeyiz. Şeker hastalığı, kişinin yaşam kalitesini etkileyen bir hastalık ve göz, kalp damar sistemi, böbrekler gibi önemli organlarda ileri derecede tahribata yol açıyor. Ne yazık ki hastalığı çoğu kez birçok organı etkileyen bir hastalık olarak algılamıyor ve ancak şikâyetlerimiz arttıktan ve hastalık ilerledikten sonra tedavi için doktora başvuruyoruz. Oysa erken tanı konulduğunda, ve kan şekeri düzeyleri kontrol altına alındığında, şekere bağlı organların olumsuz etkilenişinin ve komplikasyonların ( yan etkiler) azaldığı, bilimsel çalışmalarla gösterildi.

“Gözde şeker kör edebilir”
Gözde şekerin yaptığı tahribat, sürekli artan, körlüğe kadar giden görme kaybıdır. Şeker hastalığı, tüm dünyadaki körlük nedenleri arasında başı çekmektedir. Bunda, hastaların ancak görme kaybı olunca doktora başvurmaları rol oynamaktadır. İleri ülkelerde bile, hastalığın körlüğe neden olduğu ve göz dibinde bozukluklar olduğu, düzenli takip gerektiği hastalara söylenmesine rağmen, hastaların takip ve tedaviyi kestiği bilinmektedir. İç hastalıkları uzmanı tarafından diabet tanısı konulan hastanın en geç 6 ayda bir düzenli retina ( göz dibi, ağ tabaka) muayenelerini yaptırmaları, retina tutulumunun erken anlaşılmasını ve tedavilere “göz görürken” başlanmasını sağlayacaktır. Diabet hastasında kaybedilen görme geri gelmemektedir. Körlük, ancak erken müdahale ile önlenebilmektedir.

Erken Tedavi ile Başarı Oranı %95
Retinada, kanama, damarlardan sızıntı, damar tıkanıklıkları, ödem ( doku içinde sıvı birikmesi ) ve daha ileri safhalarda kanamaya meyilli kılcal damarlar ve yaygın bantlar, çekintiler, hatta yırtıklar gibi çok sayıda ilerleyen bozukluk oluşmakta, erken tanı ve tedavi ile bu süreç durdurulabilmektedir. Başarı oranı % 95 düzeyindedir. Yalnız, şeker hastalığının devam ettiği dikkate alınmalı ve bu nedenle gözdeki hastalığın da ilerleyeceği ve yeni tedavilerin ve incelemelerin gerekeceği unutulmamalıdır. O andaki süreç bitmiş bile olsa, hasta 3 ayda bir görülmek ve ayrıntılı incelemeler gerek görüldüğünde tekrarlanmak durumundadır. Aksi takdirde, oluşabilecek yeni bozukluklar görmeyi düşürebilir. Şeker hastalığı temelde kılcal damarları tutan bir hastalık olduğu için, gözün durumunu yalnız göz dibi muayenesiyle değil, standart olarak FFA ( fluorescein anjiografi) ve OCT ( retina tomografisi) ile değerlendirmek ve tedavilerimizi ona göre planlamak durumundayız. Başka testlere de gerek duyulabilir. Bu testler, sonucu değerlendirebilmek için her gerektiğinde yeniden yapılabilir.

“Amacımız görmeyi korumak”
Tedavideki en önemli uygulama, argon lazer uygulamasıdır. Bu tedavi, bir kaç seans sürebilir. Bazı kez çok şiddetli ve kanamaya meyilli durumlarda, ani görme kaybı ve tedaviye dirençli glokomu ( göz tansiyonu) önlemek için, retinanın tamamına lazer yapılması gerekebilir. Bu tedavi bitmeden oluşabilecek kanamaları önlemek için, göz içine kılcal damarların gerilemesini sağlayan ilaçlar verilebilir. Lazer tedavisi, sonuçlarını ancak bir kaç ay sonra gösterir ve bu arada hasta görme alanındaki daralmadan, 1-2 sıra görme azalmasından, göz önündeki noktalardan söz edebilir. Bunlar, tedavi yapılmadığında oluşacak körlük ile karşılaştırıldığında, çok önemsiz yakınmalardır.

Diabette en önemli amacımız, görmeyi aynı seviyede tutabilmektir, asla “daha iyi görme” garantisi verilemez. Çok ileri olgularda ve (göz dibi görülemediği için) kanama nedeniyle lazer yapılamayan hastalarda, vitreo-retinal cerrahi ile gözün içindeki bantlar, kanamalar temizlenerek operasyon sırasında lazer yapılabilir. Genellikle yeniden kanamayı ve dekolmanı ( retina tabakalarının ayrılması) engellemek için göz içine silikon yağı verilir ve bu ikinci bir ameliyatla geri alınır. Diabetli hastalar, birçok kez, ayrıntıları dikkate almadıkları ve yüksek beklentiler içinde oldukları için, yararlı olmadığı düşüncesiyle tedaviyi yarıda kesmekte, geçen süre içinde görme kaybı arttığı için çareyi başka merkezlere başvurmakta bulmaktadırlar. Tedavi ile görmenin artmayacağı, tedavi yapılmış bile olsa 3 ayda bir tekrar muayene gerektiği unutulmamalıdır.

“Diabet hastalarından katarakt tedavisi doğru planlanmalıdır”
Ayrıca katarakt, glokom (göz tansiyonu), damar tıkanıklıkları ve görme sinirinin etkilenmesi gibi başka durumlar da tabloya eklenerek olayı karmaşık hale getirebilir. Tüm bu durumların tedavileri ve teşhis yöntemleri, retina probleminden farklıdır. Diabet hastalarında erken katarakt ameliyatının, retinadaki kanamaları arttırdığı, hamilelik ve diğer hormonal durumların göz hastalığını ilerlettiği, kolesterol ve hipertansiyonun sıkı kontrolunun gerektiği de önemli bilgilerdir. Tüm bu bilgilerin ışığında, tedavinin zamanında ve doğru olarak başlanması, hastanın izlenmesi, katarakt ameliyalarının planlanması açısından, hastanın bir retina uzmanı tarafından değerlendirilmesinin önemi açıktır. Şeker hastalığı, diabet uzmanı-göz doktoru- bilinçli hasta üçgeninde, başa çıkılabilir bir hastalık olarak görülebilir.”