Bebeğim sağlıklı olacak mı?

ANNE & BEBEK & ÇOCUK, SAĞLIK

Her kadın, hamile kalmaya karar vermeden önce ve hamile kaldıktan sonra sağlık kontrollerini düzenli olarak yaptırması gerekiyor. VKV Amerikan Hastanesi Kadın Sağlığı Ünitesi’nden Dr. Alper Mumcu, anne adaylarının çoğunun dünyaya gelecek çocuklarının sağlıkları ile ilgili endişelendiklerini, bunun normal olduğunu ancak testler ve tedaviler sonrasında bu durumun kontrol altına alınabileceğini söylüyor.

Hamile olduğunu öğrenen hatta belki de hamile kalmaya karar veren her kadının aklını kurcalayan ilk ve en önemli soru, bebeğinin sağlıklı olup olmayacağıdır. Bu son derece haklı bir endişedir. Ancak unutulmaması gereken nokta, gebeliklerin büyük bir kısmının anne adayında ya da bebekte hiçbir sorun yaşanmadan tamamlanmasıdır. Gebelik takiplerindeki amaç; bu 280 günlük dönemde ortaya çıkabilecek olan sorunların eğer mümkünse önceden öngörülebilmesi, ortaya çıktığında tanınabilmesi ve yine eğer mümkünse tedavi edilebilmesidir.

Sağlıklı bir bebek dünyaya getirmenin temel şartı, anne adayının sağlıklı olmasıdır. Bu nedenle gebe kalmaya karar veren kişiler, kendi sağlık durumlarını gözden geçirmeli; rutin jinekolojik muayeneleri ile pap smear testlerini asla ihmal etmemelidir. Bunun yanı sıra check-up mahiyetindeki kontroller ve genel cerrahi uzmanları tarafından yapılan meme muayeneleri de atlanmamalıdır.

Hamile kalınmadan önce eğer bilinmiyorsa kan grubu tayini, kan sayımı, kızamıkçık geçirilip geçirilmediğinin saptanması gibi bazı laboratuvar incelemelerinin yapılmasında da fayda bulunmaktadır. Bunların dışında, sigara ve alkol kullanımının sonlandırılması ve beslenmeye dikkat edilmesi de önemlidir.

Hamile kalındıktan sonra ise en önemli konu, rutin doktor kontrolleridir. Bu kontrollerde hem anne adayının hem de bebeğin sağlığı ve gelişimi incelenmektedir. Sağlıklı bir bebek dünyaya getirmede rutin kontrollerin önemi açıktır. Ancak gebelik takiplerinde kullanılan gelişmiş ultrason cihazları ve laboratuvar testleri de ne yazık ki her zaman yeterli olmamakta; bebekte var olan bazı sorunlar saptanamamaktadır. Halk arasında ne yazık ki düzenli kontrollere gitmek sağlıklı bir bebek sahibi olmanın garantisi gibi algılanmaktadır. Bu doğru bir tespit değildir. Bebekteki sorunların çok büyük bir kısmı gebelik takipleri sırasında saptanabilmekle birlikte, kalpte görülebilen sorunlar başta olmak üzere; bazı olumsuzluklar ne yazık ki günümüz tıbbi şartlarında fark edilememektedir. Bu nedenle düzenli kontrole gitmek, son derece önemli olmakla beraber; asla sağlıklı bir bebek dünyaya getirmenin garantisi olarak görülmemelidir.

Bebekte bir problem saptanması durumunda bu problemin yaşam ile bağdaşıp bağdaşmadığı konusu önem kazanmaktadır. Yaşam ile bağdaşmayan yani bebeğin doğduktan kısa bir süre sonra kaybedileceğinin kesin olduğu durumlarda; gebelik, kurul kararı ile sonlandırılabilmektedir. Yarık damak, yarık dudak, yapışık parmak ya da benzeri durumlar, bebeğin yaşama şansını etkilemeyeceğinden; gebelik sırasında fark edilseler bile herhangi bir girişimde bulunulmayıp, gebelik sonlandırılmamaktadır. Down sendromu gibi kromozom bozukluklarının saptanması durumunda ise ailenin onayı ile gebelik sonlandırılabilmektedir.

Gebeliğin takipleri sırasında bazı laboratuvar ve ultrason incelemeleri ile bebeğin sağlık durumu ve gelişimi takip edilmektedir. Test sonuçlarına göre daha ileri incelemeler gerekli görülür ise bunlar da yapılabilmektedir. Takipler sırasında 6-8. haftalarda yapılan ilk ultrason incelemesi ile gebeliğin rahim içinde olup olmadığı, kaç adet bebek olduğu ve bunların kalp atışlarının olup olmadığı, saptanmaktadır.

11-14. haftalarda yapılacak olan ultrason incelemesinde bebeğin ense kalınlığı ölçülmekte ve burun kemiği izlenmektedir. Bu bulgular özellikle down sendromu açısından önemlidir. 11-14. haftalarda yapılan ultrason incelemesi son derece önemlidir ve gebelik takibinin olmazsa olmaz olarak adlandırılan incelmelerinden birisidir. Bu haftalarda down sendromu riskini belirleyen ikili test yapılmaktadır. Bu test, bebekte down sendromu olup olmadığını göstermeyip; sadece risk değerini göstermektedir. Riskin yüksek çıkması durumunda ya da ultrasonda kuşkulu bulgu varlığı tespit edildiğinde; bebeğin plasentasını oluşturan hücrelerden örnek alınarak (koryon villus biyopsisi) ya da ileriki haftalarda bebeğin içinde bulunduğu sıvıdan örnek alınarak (amniyosentez) kromozom analizi yapılabilmektedir.

15-20. haftalar civarında yine down sendromu riski belirlemek için kanda üçlü test yapılabilmekte ya da sadece alfa feto protein adı verilen bir protein incelenerek, bebeğin sinir sistemi ile ilgili risk belirlenebilmektedir.

Gebelik takibinin olmazsa olmazlarından bir diğeri de 22. hafta civarında yapılan detaylı fetal incelemedir. Bu ultrason incelemesi, deneyimli uzmanlar tarafından yapılmakta ve bebeğin kalp, beyin ve diğer organları detaylı bir şekilde incelenmektedir. Herhangi bir kuşku varlığında bebeğin kalbinin çocuk kardiyologları tarafından farklı bir sistemle incelenmesi, bazı durumlarda ise MR çekilmesi gerekli olabilmektedir. Detaylı fetal inceleme ile nadir görülen bazı anomaliler saptanabilmekle birlikte; ne yazık ki kalp sorunları başta olmak üzere tüm sorunların sadece %60-70′i saptanabilmektedir.

İlerleyen dönemlerde ise ultrason ile bebeğin gelişimi, suyunun ve plasentasının durumu değerlendirilmektedir. NST adı verilen incelemede bebeğin kalp atışları ve rahim kasılmaları incelenerek, bebeğin sıkıntıda olup olmadığı anlaşılmaya çalışılmaktadır.

Bu takipler sırasında anne adayının da sağlık durumu incelenmektedir. Anne adayının ya da bebeğin hayatının tehlikede olduğu durumlarda, gebeliğin zamanından önce sonlandırılması gerekli olabilmektedir. Sanılanın aksine gebelik takipleri ve bu takiplerde her şeyin normal olarak saptanması, bebeğin görme, işitme gibi duyularının gelişimi, otizm gibi sorunların olup olmayacağı ya da zeka düzeyi gibi konularda bilgi vermemektedir.

Bebeklerde biberon çürüğüne dikkat

ANNE & BEBEK & ÇOCUK, SAĞLIK

Biberonla uykuya dalma alışkanlığı olan bebeklerde uzun süre dişlerin sütle teması sonucu bakteri üremesine ve asit oluşumuna uygun ortam sağlanmakta ve diş çürükleri oluşmaktadır. Bazen süte şeker, pekmez, bal gibi tatlandırıcıların eklenmesi gibi alışkanlıklar da çürük oluşumunu hızlandırabilir.

Süt dişleri bebeklerde ortalama altıncı aydan itibaren çıkmaya başlar ve yaklaşık üç yaşta yirmiye tamamlanır. Süt dişlerinin beslenmede, konuşmada ve arkadan gelecek olan kalıcı dişlerin çıkmasına rehberlik etmede önemli görevleri vardır. Bu nedenle kalıcı dişlerin çıkmasına kadar geçen sürede sağlıklı kalmaları önemlidir.

Bebeklerde dişlerin bakımı ilk dişlerin çıkmaya başladığı altıncı aydan itibaren başlamalıdır. Dişler her gün temiz bir bezle silinerek, üzerinde bakterilerin birikmesi ve çürük oluşumu önlenmelidir. Biberon çürüğü olarak da bilinen süt dişlerindeki çürükler genellikle yanlış beslenme özellikleri veya diş temizliğine dikkat edilmemesi sonucu oluşur.

Biberonla uykuya dalma alışkanlığı olan bebeklerde uzun süre dişlerin sütle teması sonucu bakteri üremesine ve asit oluşumuna uygun ortam sağlanmakta ve diş çürükleri oluşmaktadır. Bazen süte şeker, pekmez, bal gibi tatlandırıcıların eklenmesi gibi alışkanlıklar da çürük oluşumunu hızlandırabilir. Yine emziğe bal, pekmez, şeker sürülmesi de diş çürüklerine neden olabilir.

Süt dişlerindeki çürükler dişte iltihaba neden olarak ağrı ve huzursuzluğa neden olur. Aynı zamanda altta gelişmekte olan kalıcı dişlere de zarar verebilir. Süt dişlerindeki çürükler ve kayıplar gelişmekte olan bebeğin konuşmasını olumsuz etkileyebilir. Çürüklerin oluşturacağı kötü görüntü de çocuğu negatif etkileyebilir. Aynı zamanda sıkıntılı bir tedavi sürecini gerektirir.

Biberon çürüklerini önlemek için;
•Bebeğin biberonla uyumasına izin verilmemeli,
•Biberonla süt verildikten sonra bir miktar su verilmeli,
•İlk dişin çıkmasıyla birlikte diş temizliğine, ıslak temiz bir bezle silinerek başlanmalı,
•1 yaşından itibaren yumuşak bir fırca yardımıyla suyla fırçalanmalı,
•2-3 yaşından itibaren florür içeren mercimek büyüklüğünde diş macunu kullanılarak dişler fırçalanmalıdır.
•Belirli aralıklarla çocuk diş hekimi tarafından dişler kontrol edilmelidir.

Çürük oluştuysa mutlaka bir çocuk diş hekimi uzmanı tarafından tedavi edilmelidir. Tedavi edilmeyen bir çürük, diğer dişler için hatta çocuğun genel sağlığı için tehlike oluşturur.

Hamilelikte cinselliğe bakış değişiyor

ANNE & BEBEK & ÇOCUK, SAĞLIK

Araştırmalara göre hamileliğin ilk 12 haftasında kadınların cinsel isteklerinde azalma oluyor. Bu durumla beraber hamilelik ve sonrasındaki süreç eşlerin hayatlarını her yönden olduğu gibi cinsel yönden de etkiliyor. VKV Amerikan Hastanesi Psikoloji Bölümü’nden Psikolog Aslı Akkan, bu durumun kolayca aşılabilmesi için çiftlerin birbilerine anlayış, şefkat, ilgi ve sevgiyle yaklaşması gerektiğini söylüyor.

Evlilik kurumunun ve çiftler arasındaki ilişkinin sağlığının test edildiği önemli noktalardan biri de çocuk sahibi olunmaya karar verilmesi, hamilelik ve hamilelik sonrası sürecin eşler üstündeki etkisidir. Hamilelik ve hamilelik sonrası süreç eşlerin duygusal süreçlerini etkilediği kadar, cinsel hayatlarını da etkilemektedir. Her ne kadar bu süreç cinsel hayatı eskisinden farklı kılacaksa da bu farklılığın bireylerin ilişkilerini etkilemesine ve zorlamasına en az düzeyde izin verilmesini sağlaması önemlidir.

Hamilelik süresince jinekoloğu tarafından medikal,fizyolojik herhangi bir sorun görülmeyen ve cinsel hayatı yaşamasına izin verilen kadının, yaşadığı hormonal ve fiziksel değişiklikler cinsel isteksizliğine sebep olduğu kadar kadının kendi inanç sistemi de bu durumu tetikler. Araştırmalara bakıldığında sağlıklı bir hamilelik yaşamakta olan kadınların ilk 12 haftada cinsel isteklerinde azalma olduğu görülmekteidir. Yaşadığı fiziksel yorgunluk, bulantı, kilo alımı, rahat bir pozisyon bulamama gibi sebepler bu durumu açıklayabilmekle beraber, kadının kendindeki değişime adapte olma sürecinde yaşadığı kaygılar, bebeğime zarar verir miyim endişesi, ve fiziğindeki değişime bağlı olarak eşinin onu eskisi gibi istemeyeceği inancı da çok büyük rol oynamaktadır. Benzer düşünceler erkeği de etkilemektedir ve onu da cinsellikten soğutmaktadır. Hamilelik boyunca cinsellikle ilgili yaşanılabilecek bu çeşit sorunları engellemenin en önemli yolu ise çiftlerin bir birleriyle mümkün olan en açık şekilde konuşmalarıdır. Kaygılarını ve isteklerini dile getirdikleri zaman sağlıklı cinselliklerini neyin etkilediğini bulacaklar ve sorun odaklı çözüme ulaşacaklardır.

Hamilelik süresince çiftlerin cinsel hayatlarında yaşayabilecekleri sorunlar doğum sonrası da devam edebilir ve bu konunun önemi unutulmamalıdır. Doktorunun izin verdiği zaman itibariyle kadının cinsel ilişkiye girmesinin herhangi bir sakıncası yoktur ancak cinsel ilişkiyi etkileyebilecek psikolojik faktörler yine ortaya çıkabilir. Doğum ve bebek bakımının kadın için son derece yorucu olması nedeniyle doğum sonrası ilişki sıklığında azalma beklenen bir durumdur. Ancak doğum sonrası depresyon veya başka sağlık problemi olmadığı taktirde genellikle doğumdan 3 ay sonra hamilelik öncesi cinsel ilişki sıklığına dönülmesi beklendiktir. Bebeğin bakım ihtiyaçları azaldıkça, uykusu düzene girdikçe cinsel aktivite de normale dönmeye başlar.

Doğum sonrası fiziksel yorgunluk dışında cinselliği etkileyebilecek durumlar:

Ağrı Korkusu: Bir çok kadının doğum sonrası ilişkiye girmekten çekinme nedenin ağrılı ilişkiden korkmaları ve kaygıları arttıkça da girdikleri ilişki sırasında disparoni (ağrılı cinsel beraberlik) ve vajinismus (vajinal kasların kasılması sonucu cinsel beraberliğin olamaması) gibi sorunlar yaşayabildikleri araştırmalarda gözlemlenmiştir.

Estetik Kaygılar: Vücudundaki değişim ve/veya aldığı kilolar yüzünden kendini beğenmeyen kadının cinsellik sırasında zihnini sürekli bedeniyle meşgul etmesi cinsel ilişkiden zevk almasını önleyebilir. Bununla bağlantılı olarak, eşini eskisi kadar bakımlı bulmayan erkek de cinsel yaşamdan uzaklaşabilir.

Rol Değişimi: Çocukları olan kadar sadece birbirine odaklanan çiftler, doğumun ardından neredeyse tüm ilgiyi çocuğa yöneltmeye başlayabilir. Bir yandan yeni bir yaşama uyum sağlamaya çalışmanın gerginliği, bir yandan da birbirlerinden eskisi kadar ilgi görememenin yarattığı sıkıntı cinsel isteksizliğin oluşmasına yol açabilir.

Bu sorunların en az seviyede yaşanması ve ilişkiyi en az ölçüde etklilemesini sağlamak için çiftlerin, özellikle erkeğin eşine şefkat, ilgi, sevgi ve anlayış ile yaklaşması, beğenisinin devam ettiğini belli etmesi, kadının ise bu geçiş döneminin özelliklerini bilerek eski haline döneceğini sorun olmadığını bilmesi gereklidir. Ayrıca çiftlerin haftada l yada 2 kez bebek yanlarında olmadığı zamanlarda bir arada olmaya özen göstermeleri gereklidir. Bu birbirleri için ayrılmış özel zamanlarda ev ya da bebek hakkında konuşmayıp, kendileri ve bir birleri hakkında konuşmaları, eskisi gibi ortak paylaşımlar yaşamaları tavsiye edilebilir. Bunların yanı sıra okşamak, dokunmak veya kucaklaşmak gibi cinsel duyguları tetikleyebilecek davranışlarda bulunmak cinsel hayatlarının canlanmasına yardımcı olacaktır. Tüm bunlara rağmen sıkıntılar yaşanıyorsa bir uzmandan yardım almak da faydalı sağlayacaktır.

Doğum kontrol hapı bile yüksek tansiyona neden olabilir

SAĞLIK

İstatistiklere göre Türkiye’de 20 yaş ve üzerindeki erişkin erkeklerin yüzde 30’u, kadınların yüzde 35’i yüksek tansiyon hastasıdır. 60 yaşını aşan bireylerde ise, her üç kişinin ikisinde hipertansiyona rastlanmaktadır. Hipertansiyon hastalarında ilaç kullanımı erkeklerde yüzde 31, kadınlarda yüzde 41 oranındadır.

Hipertansiyon Nedir?
Sistolik veya büyük tansiyon, kalbin atım yapması sırasında atardamarlara uyguladığı basınç; diastolik veya küçük tansiyon ise, kalbin kanla dolduğu sırada atardamarlardaki dirençtir. Kan basıncı dakika dakika farklıdır, vücut pozisyonuyla, egzersizle, uyku ve uyanıklık durumuyla değişkenlik gösterir. Hipertansiyon ise arteriyel kan basıncının normal sayılan sınırların dışına çıkmasıdır.

Hipertansiyonlu bireylerin; yaşam tarzlarını düzene sokmaları, fazla kilolarından kurtulmaları, ilaçlarını kesintisiz olarak almaları gerekmektedir. 18 yaş ve üstündeki erişkinlerde kan basınçlarının normal ve yüksek değerleri ve bunların da birinci, ikinci, üçüncü evreleri ile ilgili değerler aşağıdaki tabloda belirtilmiştir.

Bugün büyük tansiyon(sistolik) için kan basıncının 140 mmHg, küçük tansiyon (diastolik) için kan basıncının 90 mmHg’nin üzerinde bulunması hipertansiyon olarak tanımlanmaktadır. Genetik yatkınlığın yanı sıra, menopoz ve stres de hastalığın ortaya çıkmasını kolaylaştırıyor.

Hipertansiyonun Nedenleri
• Hipertansiyon için hastaların yaklaşık yüzde 95′inde herhangi bir neden bulunamaz, ancak risk faktörlerinden söz edilebilir. Bu gruba bilim dilinde esansiyel (primer), günlük kullanım dilinde sinirsel (asabi) hipertansiyon denilmektedir. Bu gruptaki hastalar genellikle orta yaşlı, kilolu, sınırlı fiziksel aktiviteye sahip, sigara içen, fazla tuz ve alkol tüketen kimselerdir.

•Genetik yatkınlığın, siyah ırkın, menopozun ve stresin de hastalığın ortaya çıkmasını kolaylaştırdığı bilinmektedir.

• Yüzde beşlik gruptaki hastalarda hipertansiyonu başlatan bir neden söz konusudur. Sekonder(ikincil) hipertansiyon denilen bu grupta yüksek tansiyon, böbrek ve böbreküstü hastalıklarından, hormonal hastalıklardan, doğum kontrol hapı kullanımından kaynaklanabilir.

Hipertansiyonun Belirtileri Nelerdir?
Hipertansiyon, çoğunlukla ciddi yakınmalara yol açmayabileceğinden yıllarca farkedilemeyebilir.

Genellikle doktora başvurma şikayetleri:
• Baş ağrısı
• Ense ağrısı
• Başta sıcaklık hissi ve zonklama
• Yüzde kızarma, ateş basması
• Göğüste basınç hissi
• Derin nefes alma ihtiyacı
• Çarpıntı hissi
• Göğüs ağrısı
• Kulakta uğultu
• Konsantrasyon bozukluğu

Hipertansiyonun Sonuçları
• Hipertansiyon, damar sertliği (arteroskleroz)için uygun ortam hazırlamaktadır. Eğer hipertansiyonla birlikte şeker hastalığı, kan yağlarında(lipidler) yükseklik de varsa, bu süreç daha da hızlanmaktadır.

• Esansiyel hipertansiyon, tamamen ortadan kaldırılamaz, ancak kontrol altına alınabilir. Bu nedenle, hipertansiyonlu bireylerin yaşam tarzlarını düzene sokmaları, fazla kilolarını vermeleri, düzenli egzersiz yapmaları, ilaç önerildiyse önerilen ilaçları kesintisiz olarak almaları ve düzenli tansiyon kontrolü yaptırmaları gerekmektedir.

Hipertansiyon sonucunda en çok kalp, böbrekler, beyin ve gözler etkilenir.

Tansiyon Takibi Yaparken
Tansiyonunuzu her gün aynı saatlerde ve düzenli olarak aynı koldan ölçünüz.

• Ölçümden önce sakin ve dinlenmiş olunuz.
• Ölçümlerinizin aynı pozisyonda (yatar veya oturur) yapılmasına dikkat ediniz.

Tedaviye Yardımcı Önlemler
• Aşırı kilolu hastaların kilo vermesi, tansiyonun düşürülmesinde çok önemlidir.
• İdeal kilodan yüzde 20 fazla kilolu olmak, hipertansiyon riskini yaklaşık sekiz kat artırmaktadır. Kilolu olmayan hastaların da yağ tüketimini azaltması, et veya proteinli gıdalar yerine daha fazla sebze ve meyve tüketmeleri önerilir.
• Alkol kullanımı azaltılmalı, günde bir-iki kadehten fazla alkol tüketilmemelidir.
• Sigara mutlaka bırakılmalıdır.

Sigara içmek, doğrudan tansiyonu yükselttiği gibi, damar sertliğini de hızlandırır. Ayrıca sigara, akciğer kanserinin de bilinen en önemli nedenidir.

Tuz tüketiminin azaltılması;
• Tuzu kesmeniz veya azaltmanız, potansiyel tuz içeren gıdalardan (turşu, soda, azır çorbalar, cipsler, füme etler, ketçap vs.) uzak durmanız gerekmektedir.
• Günde maksimum iki gram tuz alımı idealdir.

Egzersiz ve yürüyüş
• Hipertansiyon kontrol altına alındıktan sonra aktif olmaktan kaçınmamalı ve Düzenli olarak yürüyüş yapılmalıdır.
• Düzenli yürüyüş yapmak hem kilo vermenize yardımcı olur, hem de kalp-damar sisteminizin güçlenmesine ve kalbi besleyen yedek damarların açılmasına yardımcı olur.

Stresle başa çıkma
• Evinizde ve iş yerinizde strese neden olan koşulları ortadan kaldırınız.
• Stres azaltıcı çeşitli teknikler (yoga, meditasyon, vs.) faydalı olabilir.

Gebelikte aşırı beslenme, yetersiz beslenme kadar zarar verir

ANNE & BEBEK & ÇOCUK, SAĞLIK

Beslenmenin en önemli olduğu dönemlerden biri olan gebelikte, annenin fizyolojik gereksinimleri karşılanırken bebeğin gelişimi için de enerji ve besin öğelerinin tam olarak karşılanması gerekiyor. VKV Amerikan Hastanesi Beslenme ve Diyet Bölümü Sorumlusu Dyt. Ayşe Korkmaz gebelikte aşırı beslenmenin, yetersiz beslenme kadar zarar verdiği konusunda anne adaylarını uyarıyor.

Çocukların sağlıklı olarak dünyaya gelmesi için, annelerin hamilelik ve emzirme dönemlerinde yeterli ve dengeli beslenmesi, sağlığını koruması gerekir. Gebelikte aşırı beslenmenin, yetersiz beslenme kadar zarar verdiği de unutulmamalıdır. Amaç annenin fizyolojik gereksinimlerini karşılayarak besin öğelerini dengede tutmak, fetusun normal büyümesini ve salgılanan sütün gerektirdiği enerji ve besin öğelerini tam olarak karşılamaktır. Gebeliğiniz boyunca beslenmeniz doğacak bebeğinizin sağlığı, büyümesi ve gelişiminin yeterliliği ile doğrudan ilgilidir. VKV Amerikan Hastanesi Beslenme ve Diyet Bölümü Sorumlusu Dyt. Ayşe Korkmaz gebelikte beslenmeyle ilgili bilgiler veriyor.

Gebelikte kilo artışı
Gebelikte enerji ve besin öğeleri gereksinimi artar. Artış miktarı annenin fizyolojik durumuna, yaşadığı iklime, ısıya, beslenme ve fiziksel aktivite durumuna bağlı olarak değişir.

Gebe kalmadan önce şişman olan kişilerde bazı sorunlar ortaya çıkabilir.
• Hipertansiyon
• Şeker hastalığı (Gestasyonel Diyabet)
• Kalp - damar hastalıkları
• Doğumun zor olması, vb.

Gebelikte kilo artışının izlenmesi önemlidir. Gebelik öncesi kilo artışı, fizyolojik farklılıklara ve beslenme durumuna bağlı olarak değişebilir

Enerji ve besin öğeleri gereksinimi
• Enerji

Gebelik döneminde günlük enerjinin yeterli miktarda alınması çok önemlidir. Çünkü anne adayının kendi vücut fonksiyonları ve bebeğin gelişmesi için gereken enerjiyi alması gerekir.
• Protein
Günlük enerjinin yüzde 12 - 15’i proteinlerden sağlanmalıdır. Alınan proteinlerin yüzde 60’ı biyolojik değeri yüksek olan besinlerden alınmalıdır. Hayvansal kaynaklı proteinlerin vücut tarafından kullanılabilirliği bitkisel kaynaklı proteinlerden daha yüksektir.
• Yağ
Günlük alınması gereken enerjinin yüzde 25 - 30’unu yağ oluşturmalıdır. Özellikle doymamış yağ asitleri içeren bitkisel yağlar tercih edilmelidir.
• Karbonhidrat
Günlük alınan enerjinin ortalama yüzde 55 - 60’ını karbonhidratlar oluşturmalıdır. Tüketilen karbonhidratın cinsi kadar miktarının da çok önemli olduğu unutulmamalıdır. Basit karbonhidrat olarak nitelendirilen şeker, tatlılar, bal, vb. besinlerin aşırı tüketiminden uzak durulmalı, bunların yerine kaliteli karbonhidrat besinlerini tüketmeye özen gösterilmelidir.

Gebelikte görülen, beslenmeye bağlı sağlık sorunları
• Anemi
Anemi, ülkemizdeki önemli sağlık sorunlarından biridir. Özellikle demir ve folik asit yetersizliğine bağlı olarak oluşan türleri daha sık görülür. Bu hastalıktan uzak durmak için iyi beslenmek önemlidir. C vitamini demir emilimini artıran bir vitamindir. Yemeklerle birlikte C vitamini yönünden zengin gıdalar alınmalıdır.
• Kemik dokusunun zarar görmesi(Osteomalasia)
Anne adayı, kemik dokusunun yapısı ve sağlığı için gerekli olan kalsiyum, fosfor gibi mineralleri tüketmezse, ayrıca D vitamini kaynağı olan güneş ışığından yararlanamazsa, kemiklerden kalsiyum ve fosfor çekilir. Bunun sonucu olarak da kemik dokusu bozulur.
• Toksemi
Yetersiz ve dengesiz beslenen kadınlarda protein kaybına bağlı olarak, özellikle bacaklarda ödem oluşmaya başlar. Bu duruma gebelik toksemisi denir. Anne adayının protein, vitamin ve mineraller yönünden zengin, tuzsuz bir diyet uygulaması gerekebilir.
• Kabızlık
Günlük beslenmede posalı yiyeceklerin ve sıvının yeterince tüketilmemesi, dengesiz beslenme ve hareket azlığı gibi nedenlerin yanı sıra, bazı gebelik hormonlarının bağırsak hareketlerini azaltıcı etkileri ile de gebelikte kabızlık görülebilir. Bu durumda anne adayı, özellike posa açısından zengin olan gıdaları yeterli miktarda tüketmeli fakat aşırıya kaçmamalıdır. Aşırı posa alımı bazı vitaminlerin ve minerallerin emilimini azaltıcı etki yaratabilir.

Emzirme döneminde beslenmenin önemi
Emzirme döneminde salgılanan süt, annenin aldığı besinlerle sağlanır. Süt için gerekli olan besinler, annenin kendi gereksinimine ek sayılmalıdır. Bu nedenle emzirme döneminde:

• Annenin besin depolarını dengede tutarak sağlığını koruması,
• Salgılanan sütün yeterliliğini ve verimliliğini artırması, dolayısıyla bebeğin normal büyüme ve gelişmesini sağlaması gerekir.

Emzirme döneminde anne, pek çok besine daha fazla gereksinim duyar. Bu gereksinimin karşılanması, süt salgısının verimliliği kadar annenin sağlığı için de önemlidir. Emziren annenin enerji ihtiyacının yanında özellikle protein, kalsiyum, demir ve sıvı gereksinimi de artar. Emzirme döneminin ilk günlerinde sütün artması için annenin iyi beslenmesi, stresten uzak ve iyi dinlenmiş olması, bebeğini sık aralıklarla emzirmesi gerekir.

Emzirme döneminin ilk aylarında bebekte yaşanan gaz veya ileri aylarda görülebilecek alerji şikayetleri, sık görülen rahatsızlıkların başında gelir. Bu sorunların, annenin aldığı besinlerle yakından ilişkisi olabilir. Böyle durumlarda gaz yapan besinin yerine eşdeğerde olan başka bir besin alınabilir. (Örneğin asitli bir meyve rahatsızlığa sebep oluyorsa, asitsiz bir meyveyi tercih edebilirsiniz).

Öneriler
• Gebelik ve emzirme döneminde kaliteli beslenmek çok önemlidir. Besin grupları gün içinde yeterli ve dengeli şekilde alınmalıdır.
• Günlük vitamin ve mineral ihtiyacı her iki dönem için de çok önemlidir. Örneğin kalsiyum ihtiyacı hem gebelikte hem de emzirme döneminde önem taşır. Yetersiz alımı sonucunda annenin kemiklerinden kalsiyum çekilmesi (osteomalasia) meydana gelebilir.
• Gebeliğin ilk üç ayında anne adayında mide bulantıları görülebilir. Bu dönemlerde çok fazla sıvı ve yağlı gıdalar alınmamalıdır. Kuru ve mideyi rahatlatacak tuzlu gıdalar tüketilebilir.
• Emzirme döneminde özellikle sıvı tüketimine önem verilmelidir. Gün içinde yaklaşık üç litre sıvı tüketilebilir. Sıvı olarak; su, taze sıkılmış meyve suları, komposto, çorbalar, vb. alınabilir.
• Gaz problemi yaşanıyorsa, özellikle rahatsızlık veren besinleri belirledikten sonra (örneğin yoğurt, asitli meyve, kuru baklagiller, lahanagiller, vb.) onların yerine aynı değerde olan başka besinler tüketilebilir.
• Tatlı yemek istiyorsa, mutlaka besin değeri yüksek olan sütlü veya meyveli tatlıları tercih edilmelidir.

Dikkat!
• Gebelik ve emzirme dönemi boyunca alkol ve sigara kullanmak sakıncalıdır. Çay ve kahve tüketilecekse, öğünlerle birlikte değil, öğün aralarında açık olarak tüketilmelidir.
• Emziren annelerin ayda iki kilogramdan fazla kaybetmesi sakıncalıdır. Unutmayın, anne sütü miktarının yeterli olması ve sütünüzün kalitesi, bebeğiniz için çok büyük önem taşır.

Kaynak: VKV Amerikan Hastanesi

Katarakt yeni doğan bebekte bile görülüyor

ANNE & BEBEK & ÇOCUK, SAĞLIK

Görme keskinliğinin giderek azalmasıyla belirti gösteren katarakt, ilerledikçe görme kaybına yol açıyor. VKV Amerikan Hastanesi Göz Polikliniği’nden Doç. Dr. Osman Oram kataraktın her yaştan insanda görülebileceğini ve tedavisinin ameliyatla mümkün olduğunu söylüyor.

Doç. Dr. Osman Oram katarakt ile ilgili merak edilenleri şöyle yanıtlıyor:

Katarakt nedir?
Göz küresi içerisinde görme fonksiyonunda önemli rol oynayan saydam bir mercek bulunmaktadır. Göz içindeki bu merceğin saydamlığını kaybetmesine ve opaklaşmasına katarakt adı verilir. Tüm dünyada en sık görülen görme kaybı nedenidir. Özellikle geri kalmış ülkelerde birinci sıradaki körlük nedeni olmasına karşın tedaviyle geri döndürülebilir bir görme kaybı nedenidir.

Kataraktın sebepleri ve belirtileri nelerdir?
Katarakt en sık ilerleyen yaşa bağlı olarak ortaya çıkar; ileri yaşlarda her insanda katarakt gelişimi görülebilir. Ek olarak, diabet, hipoglisemi gibi metabolik hastalıklarda, delici ve veya künt göz travmalarında, kortizon gibi bazı ilaçların uzun süreli kullanımında, göz içi iltihabı ve yüksek miyopi gibi bazı göz hastalıklarında, anne karnında geçirilen toksoplazma ve kızamıkçık gibi bazı enfeksiyonlarda, Down sendromu gibi bazı sendromlarda katarakt ortaya çıkabilir.

Kataraktın en önemli belirtisi görme keskinliğinin giderek azalmasıdır. Görmedeki azalmaya ek olarak özellikle gece görülen ışıklarda dağılmalar ve gözlerde kamaşma, genel olarak ışık hassasiyetinde artış, ileri yaşlarda gözlük ve lens numaralarında belirgin değişmeler, renk algılamasının giderek bozulması, çift görme diğer katarakt belirtileri arasında sayılabilir.

Katarakt çeşitleri nelerdir?
Kataraktlar oluşum nedenine göre yaşa bağlı katarakt, travmatik katarakt, diabet gibi metabolik hastalıklarda görülen metabolik katarakt, ilaç kullanımına bağlı oluşan toksik katarakt, göz içi iltihabı gibi göz hastalıklarında görülen komplike katarakt ve doğuşta ortaya çıkan konjenital katarakt gibi alt gruplara ayrılır.

Katarakt hastalığı nasıl teşhis edilir?
Katarakt, bugün göz muayenesi için tüm göz kliniklerinde yaygın olarak kullanılan biomikroskop adı verilen cihazla çok erken dönemde bile kolaylıkla teşhis edilebilmektedir.İleri dönemde mercekte opasitenin artmasıyla ve beyazlaşmayla kataraktın varlığının dışarıdan çıplak gözle bakılarak dahi anlaşılabilmesi mümkündür.

Katarakt hastalığının tedavi yöntemleri nelerdir?
Kataraktın tedavisi günümüzde cerrahidir. Bugüne kadar çeşitli ilaçlarla katarakt gelişiminin yavaşlatılması amaçlansa da etkinliği ispatlanmış bir ilaç tedavisi henüz bulunmamaktadır. Katarakt cerrahisinde amaç, saydamlığını kaybetmiş göz merceğinin alınarak yerine net görmeyi sağlayacak yapay bir saydam mercek yerleştirilmesidir. Günümüzde en gelişmiş cerrahi yöntem olarak kabul edilen fakoemulsifikasyon tekniğinde, saydamlığını kaybetmiş göz merceği, gözün kornea adı verilen saydam tabakasında oluşturulan 3 mm.’den daha küçük bir kesiden göz içine sokulan ultrasonik dalgalar veren bir cihazla sıvılaştırılır ve emilir; yerine görmeyi sağlayacak yapay bir mercek yerleştirilir. Yöntemde saydam tabakadaki çok küçük kesi dikiş kullanımı gerekmeksizin kısa sürede kendiliğinden kapanır. Yöntemin en büyük avantajı erken dönemde net görme sağlanabilmesidir.

Katarakt ne zaman ameliyat edilmelidir? Katarakt ameliyatından sonra neler değişecektir?
Modern katarakt tedavisinde artık katarakt ameliyatı için eskiden olduğu gibi gözün tamamıyla göremez hale gelmesi beklenmemektedir. Günümüzde katarakt ameliyatının zamanına hasta kendisi karar verebilmekte, katarakta bağlı görme kaybının normal hayatını sürdürmesini, günlük işlerini yapmasını olumsuz etkilediğini düşündüğü anda ameliyat olabilmektedir. Genel olarak görme keskinliğinin katarakt nedeniyle %50-60 düzeyine inmesi halinde ameliyat gerekli olmakla birlikte, pilotlar gibi yüksek görme hassasiyeti gereken kişilerde görme keskinliğinin %80-90 düzeyine indiği durumlarda bile ameliyat yapılması mümkündür.Katarakt ameliyatından sonra birinci günde dahi görmede çok önemli bir düzelme görülecek, katarakt hastası çok kısa zamanda katarakt oluşmadan önceki görme kalitesine geri dönebilecektir.

Katarakt ameliyatının riskleri ve komplikasyonları nelerdir?
Katarakt ameliyatı deneyimli göz doktorları tarafından gerçekleştirildiğinde başarı oranı çok yüksek olan bir yöntemdir. En önemli risk olarak uygun ameliyathane şartlarında çok nadir olarak karşılaşılan enfeksiyon riski sayılabilir.

Düşük oranlarda görülmekle birlikte merceğin eritilmesi sırasında çevre dokuların zarar görmesi, retina tabakasında operasyon sonrası sıvı toplanması ameliyatın olası komplikasyonları arasında sayılabilir.

Katarakt yaşlılık hastalığı mıdır? Gençlerde de görülür mü?
Katarakt en sık olarak ileri yaşlarda ortaya çıkmakla beraber yeni doğan bebekte, küçük çocukluk döneminde ya da gençlikte yani her yaşta görülebilen bir problemdir.

Katarakt tekrarlar mı?
Kataraktın cerrahi tedaviden sonra tekrarlaması söz konusu değildir. Ancak göz içine yerleştirilen yapay merceğin arkasında görmeyi etkileyebilecek hafif bir bulanıklık oluşabilir. Bu durum yeni bir cerrahiyi gerektirmez, çok kısa süren bir lazer işlemiyle ameliyat yapılmaksızın ortadan kaldırılabilir.

Kataraktın farklı ameliyat yöntemleri ile tadavi edilebileceğini biliyoruz. Bu ameliyat yöntemlerinin farkları nelerdir?
Katarakt ameliyatı yöntemleri daha eski dönemde kullanılan dikişli yöntem ve güncel dikişsiz fakoemulsifikasyon yöntemi olarak ikiye ayrılabilir. Bugün için tüm gelişmiş ülkelerde ve başarılı göz kliniklerinin hemen tamamında kullanılmakta olan dikişsiz fakoemulsifikasyon yöntemi modern katarakt tedavisinde tek yöntem sayılabilir. Fakoelusifikasyon yöntemi eski dikişli yönteme göre çok daha kısa zamanda normal hayata dönmeyi ve net görebilmeyi sağladığı için önemli üstünlük sağlamaktadır. Fakoemulsifikasyon yönteminde yenilik olarak ise son dönemde kullanılmaya başlanan ve ameliyat sonrası hastanın hem uzak hem de yakını net görmesini sağlayan multifokal yapay mercek kullanımı sayılabilir.

Çok geç (ilerlemiş katarakt) döneminde katarakt ameliyatı olmak ameliyat başarısını etkiler mi?
Modern katarakt cerrahisinde katarakt oluşmuş mercek göz içinde ultrasonik dalgalarla eritilerek temizlendiği için ameliyatın kataraktın çok ilerlemeden yapılması çok daha iyi sonuç vermektedir. İleri katarakt olgularında merceğin eritilmesi güçleşeceği, operasyon süresi uzayacağı ve komplikasyon oranı artacağı için bugün önerilen katarakt çok ileri düzeye gelmeden cerrahidir.

Katarakt ameliyatı sonrası nelere dikkat edilmelidir?
Günümüz modern katarakt ameliyatı sonrası hastalar çok kısa zamanda normal hayatlarına geri dönebilmektedir. Dikkat edilmesi gereken en önemli nokta ameliyat sonrası birkaç hafta süreyle, verilen damla şeklindeki ilaçların önerilen şekilde düzenli olarak kullanılmasıdır.

Gebelikte de diş sağlığı büyük önem taşıyor

ANNE & BEBEK & ÇOCUK, SAĞLIK

Gebelik dönemi boyunca diş sağlığına ve bakımına çok dikkat etmek ve bebekler için de 2 yaşından sonraki dönemlerde düzenli olarak yapılması gereken diş muayenelerini aksatmamak gerekiyor. VKV Amerikan Hastanesi’nden Kadın Doğum Uzmanı Dr. Alper Mumcu gebelik süresince, dolgu, protez, röntgen vs. gibi girişimlerin herhangi bir sakıncası olmadığını söylüyor.

Eskiler her gebelik için bir diş gider derlerdi. Artık bu eski söylem pek doğru olmamakla birlikte gerçek payı çok büyük. Gerçekten de gebelik tüm vücut sistemlerini etkilediği gibi diş ve dişeti üzerinde de etki gösterir. Uygun şekilde bakım yapılmadığı taktirde özellikle dişetlerinde iltihaplanma ortaya çıkabilir. Gingivitis adı verilen bu durum sadece dişetlerinin sağlığını bozmakla ve dişlerin dökülmesinde neden olmakla kalmaz, gebelik üzerinde de olumsuz etkiler yaratır. Yapılan son çalışmalarda gingivit olan hastalarda erken doğum ve düşük doğum ağırlıklı bebeklerin daha sık görüldüğü bulunmuş.

Anne karnındaki bebeğin kritik gelişim süreci erken dönemler olduğundan, diş hekiminize gittiğinizde, gebelik şüpheniz varsa bunu muayeneden önce mutlaka belirtiniz. Anne adayının sağlığını tehdit eden ya da bozan her olay karnındaki bebeğini de etkileyebilir.Bu açıdan diş sağlığınız her ikiniz için de çok önemlidir. Gebelik esnasında acil bir diş probleminin ortaya çıkmasını engelleyebilmek için yapabileceğiniz en kolay şey düzenli olarak diş kontrollerine gitmenizdir. Rutin ve koruyucu diş bakımı gebeliğin herhangi bir döneminde yapılabilir. Ancak pekçok gebe kadın kendisini gebeliğin 2. üç ayında daha güvende hissettiğinden olası bir girişim bu dönemlere ertelenmeye çalışılmalıdır.

Eğer gerek olursa acil bir durumda, gebeliğin her döneminde girişim yapılabilir. Ancak tercih edilen bu tür bir acil durumdan sakınmaktır. Diş ağrısı bebeğinizin sağlığını etkileyebilir ve sanırım hiçbir gebe kadın bunu istemez.

Gebelerin diş hekimine gitmek istememelerinin en önemli sebeplerinden birisi de röntgen çekileceği korkusudur. Gebelikte çekilen diş filminin herhangi bir olumsuz etkisi olmamasına rağmen gebelik ya da gebelik şüphesi mevcutsa ve eğer film çekilmesi şartsa karın bölgesine kuşrun bir plak koyarak bebeği x-ışınlarından koruyoruz.

Bir başka endişe ise diş tedavisi sırasında kullanılan ilaçlar ve lokal anestezikler. Rutin diş tedavilerinin çoğunda herhangi bir ilaç kullanmaya gerek kalmıyor. Eğer ilaç kullanımı gerekir ise gebeliğe ve anne karnındaki bebeğe olumsuz etkilerinin olmadığı bilinen ilaçları tercih ediyoruz. Bu ilaçları kullanırken mutlaka gebeliğinizi takip eden doğum hekiminizle de temasa geçiyoruz ve onun da onayını alıyoruz. Sevindirici bir başka gelişme ise yapılan son araştırmalarda diş tedavisi için kullanılan lokal anestezik ilaçların gebelik üzerine hiçbir olumsuz etkisinin olmadığının gösterilmesi. Bu bize düzenli diş bakımının güvenle yapılabileceğini birkez daha gösteriyor.

Gebelik sırasında diş etlerinizin kırmızı, şiş ve kanamaya meğilli olduğunu fark edebilirsiniz. Bu durumun gebelikteki hormonal değişimlere bağlı olduğu kabul edilmekte. Gebelik gingivitisi bebeğinizin dünyaya gelmesinden hemen sonra geriler, ancak kalıcı hasar bırakabilir.

Dişetlerini etkleyen herhangi bir irritan madde durumun daha şiddetli olmasına yol açabilir. Bu irritan maddelerin en önemlileri diş taşları ve diş yüzeyindeki plaklardır. Profesyonel temizlik ve bakım bu problemi elimine eder ve daha konfrolu yaşamanıza yardımcı olur.

Eskiler bebeğin kalsiyumunu annenin dişlerinde aldığını söylerler. Bu doğru değildir. Bebeğiniz kendi dişlerinin sağlıklı gelişmesi için ihtiyacı olan kalsiyum, fosfor ve diğer vitaminlerle mineralleri sizden alır ancak bunu sizin dişlerinizden çekerek değil, yediğiniz içtiğiniz gıda maddeleri yolu ile temin eder. Bu nedenle gebelik esnasında dengeli beslenmeye özen göstermelisiniz.

Bebeğinizin dişleri
Bebeğiniz dünyaya merhaba dediğinde 20 süt dişinin tamamı ve kalıcı dişlerin bir kısmı oluşmuştur. Sizin gebelik esnasında sağlıklı olmanız ve beslenmenize dikkat etmeniz bu dişlerin ideal şartlarda ve şekilde gelişmesine yardımcı olur. Doğumdan sonra bu uygun gelişimin devam edebilmesi için çocuk hekiminizden tavsiyeler alabilirsiniz. Tabii erken dönemde kazanılan diş bakımı alışkanlığının da önemini unutmamak gerekir. Bebeğinizin bu alışkanlığı erken kazanabilmesi için ona örnek olmanız gerektiğini unutmayın.

Bebek 2 yaşına geldiğinde ilk diş muayenesi için hazırdır. Bu dönemde yapılacak muayene ve tedaviler ile ileride ortaya çıkabilecek diş problemleri öneden saptanarak engellenebilir.

Hamilelik sırasında diş ve diş etleri ile ilgili problemlerin ortaya çıkması çok nadir değildir. Bu problemlerden en sık görüleni gebelik gingiviti adı verilen diş etlerinin iltihabıdır. Gingivitde diş etleri genelde şiş ve kırmızı olarak görülür. Kolaylıkla hatta kendiliğinden kanayan dişetleri hassas ve ağrılı olabilir.Gingivit bulguları sıklıkla ilk olarak gebeliğin ikinci ayı civarında ortaya çıkar ve sekizinci ay civarında en şiddetli halini alır. Altında yatan neden gebelik sırasında artan östrojen ve progesteron hormonlarıdır. Doğum sonrası hormon düzeyleri normale inince yakınmalarda kendiliğinden kaybolur.

Yapılan araştırmalarda hamilelik sırasında ağız içinde ve dişetleri çevresindeki bakteriyel florada değişiklikler olduğu ve bağışıklık sisteminin plak oluşumuna karşı hamilelik öncesi dönemden farklı tepki gösterdiği saptanmıştır. Yapıkan bazı araştırmalarda dişetlerinde biriken bu bakterilerin kan dolaşımına karışarak erken doğumlara, düşük doğum ağırlığına hatta düşüklere neden olabileceği ileri sürülmektedir. Benzer başka çalışmalarda ise dişeti hastalığı yaşayanlarda erken doğum riskinin birkaç kat arttığı iddia edilmektedir.

Hamileliğe bağlı diş eti sorunlarını önlemenin ya da azaltmanın en etkili yolu ağız içi hijyene her zamankindan daha fazla özen göstermekte yatar. Günde en az 2 sefer dişleri uygun şekilde fırçalamak, en az birkere dişipi ile diş aralarını temizlemek oldukça yararlıdır. Ilık tuzlu su ile ağzı çalkalamak da şişlikleri azaltarak yakınmaları hafifletebilir. Bu önlemlerin etkili olmadığı durumlarda profesyonel tedavi gerekli olabilir. Diş etlerinin altında biriken diştaşları bu bölgeleri irrite ederek enflamasyonu ve dolayısı ile yakınmaları daha da arttırabileceğinden 6 ayda bir diş temizliği yapılması gereklidir. Bu temizliğin hamilelik üzerinde hiçbir olumsuz etkisi yoktur.

Hamilelik sırasında diş ve dişeti hastalıkları sık görülen problemlerdir. Bu problemler çoğu zaman bir dişhekiminin yardımı olmadan kendiliğinden geçmezler.

Diş tedavilerinde çoğu zaman bir çürüğü, diş kökünü, çene kemiğindeki abse ya da kisti görebilmek için röntgen filmi çekilmesi gerekli olur. Bu durum hamile kadınları olduğu kadar dişhekimlerinin de birçoğunu huzursuz eder. Hamile kadınların çoğu kadın doğumcularının görüşünü ve onayını almadan bu işlemi kabul etmez. Hatta bazı kadınlar sırf diş filmi çekilmesin diye ağrılara katlanmayı bile göze alabilirler. Bir de çevrelerindeki eş dost ve aile büyüklerinin önerileri de eklenince iş içinden çıkılmaz bir hal alabilir.

Gebelik sırasında röntgen filmi çekilmesi zannedildiği kadar riskli bir işlem değildir.
Gelişmiş ülkelerde her 5-7 yılda bir tüm dişlerin filmi çekilerek genel bir kontrol yapılması yaygın bir uygulamadır. Bu kontroller sırasında ya panoramik diş filmi çekilmekte ya da 18-21 arasında film çekilerek diş, dişeti ve çene kemiklerinin durumu değerlendirilmektedir. Yirmibir tane röntgen filmi kulağa doğal olarak çok gelebilir ancak bu kadar çok film çekildiğinde bile bebeğin içinde bulunduğu rahim bölgesine ulaşan radyasyon miktarı 0.03 miliraddan daha azdır. Bu miktar herhangi bir kişinin güneş gibi doğal yollar ile çevreden 3-4 günde aldığı radyasyondan bile daha azdır.

Bu kadar düşük doz radyasyonun bebeğe zarar vermesi olanaksız olarak kabul edilir. Yapılan araştırmalarda bebek üzerindeki olumsuz etkilerin 5 rad’dan sonra ortaya çıktığı gösterilmiştir ve bu doza ulaşabilmek için neredeyse binlerce diş filmi çekilmesi gerekmektedir.
Sonuç olarak gebeliğin her döneminde diş röntgeni çekilmesi güvenlidir. Ancak sadece hamile olanlarda değil tüm insanlarda hiçbir işlem ve ilacın mutlak gerekli olmadıkça kullanılmaması gerektiği akıldan çıkartılmamalıdır.

Bölgesel uyuşma sağlayan lokal anestezik ilaçlar diş hekimleri tarafından tedavide sıkça kullanılmaktadır. Günümüzde kullanılan lokal anesteziklerin hemen hepsi son derece güvenli ve alerjik reaksiyona neden olmayan ilaçlardır.

Ancak konu hamile kadınlar olduğunda bu gevenli ilaçların kullanımı da ister istemez akıllarda soru işaretleri oluşturmaktadır.

American Hospital Formulary Service (AHFS) ilaç bilgi kataloğunda lokal anestezik ilaçlar ile ilgili olarak özetle şöyle denilmektedir: “Lokal anestezik ilaçların gebelik sırasında ve doğumdan önce kullanılmalarının bebek gelişimi üzerinde olumsuz etki yaratıp yaratmayacağı ve bu ilaçların bu açıdan güvenli olup olmadığı konusunda bir karara varabilecek yeterli araştırma yoktur. Bu nedenle bu tür ilaçlar hamile kadınlarda kullanılırken dikkatli olunmaldır. Genel olarak herhangi bir bölgeye enjekte edilen lokal anestezikler teorik olarak plasentayı geçebilirler. Ancak dişhekimliğinde kullanılan çok küçük miktarlardaki lokal anesteziklerin çok büyük bir olasılıkla gelişmekte olan bebek üzerinde olumsuz etkileri yoktur.”

Bu nedenle tüm tedavilerde ve işlemlerde olduğu gibi bebek üzerinde olumsuz bir etkisinin olması beklenmemekle birlikte, organ oluşumunun gerçekleştiği ilk trimesterda acil bir durum olmadıkça diş tedavileri ve lokal azestezik uygulamalarından kaçınılması ve bu tedavilerin eğer mümkünse gebeliğin 13-28. haftaları arasında yapılması daha akılcı bir yaklaşım olacaktır.

Gebelikte sık karşılaşılan sorunlardan birisi de diş ve dişeti hastalıkalarıdır. Ağız içi florasının değişmesi, hormonal düzendeki dalgalanmalar, bağışıklık sisteminde ortaya çıkan baskılanma, gebeliğe bağlı kusmaların ağız içine taşıdığı asitler ve benzeri faktörler hamile kadınları diş hastalıklarına karşı daha duyarlı hale getirir.

Diş ve dişeti hastalıkları bir diş hekiminin müdahalesi olmadan geçmezler. Diş problemleri ise röntgen filmi çekilmesi, lokal anestezik ya da antibiyotik gerekliliği gibi nedenler ile hamile kadınları huzursuz eder.

Hamilelik sırasında diş tedavileri ne zaman yapılmalıdır?
Acil bir durum varlığında gebeliğin hangi döneminde olduğuna bakılmaksızın dolgu, kanal tedavisi ve protez de dahil olmak üzere her türlü girişim güvenle yapılabilir. Bunun herhangi bir sakıncası yoktur.

Ancak genel kural olarak sadece diş tedavileri değil tüm elektif girişimler yani acil olmayan durumlar için yapılan tüm tedaviler ve ameliyatlar hamileliğin ikinci trimesterında yapılmaldır. Bu açıdan herhangi bir belirti vermeyen çürük gibi durumların tedavisi ile diş taşı temizliği, diş eti ameliyatları gibi girişimler 13. hafta ile 28. haftalar arasında planlanmalıdır. Kozmetik uygulamalar ise doğum sonrasına ertelenmelidir.

Gebeliğin son dönemlerinde diş tedavisi gerekli olursa hamile kadının uzun süre diş ünitinde sırtüstü yatması engellenmelidir. Uzun süre bu pozisyonda kalındığında büyümüş olan rahim ana toplardamar üzerinde bası yaparak ani tansiyon düşüklüklerine ve bebeğe giden kan ve oksijen miktarında azalmalara neden olabilir. Böyle bir durumun önüne geçmek için tedaviye her 5-10 dakikada bir ara verilmeli ve hastanın pozisyon değiştirmesine olanak sağlanmalıdır.

Gebeliğin hangi döneminde olursa olsun kullanılacak ilaçlara ve antibiyotiklere gebeliği takip eden kadın doğum uzmanı ile görüşülerek birlikte karar verilmelidir.

Sonuç olarak acil durumlarda diş tedavileri gebeliğin her döneminde güvenli olmakla birlikte acil olmayan durumlarda işlemler ya ikinci trismestarda yapılmalı ya da doğum sonrasına ertelenmelidir

Çalışan anneler için emzirme rehberi

ANNE & BEBEK & ÇOCUK, SAĞLIK

Annelerin bebekleri ile özel bir iletişim kurduğu emzirme süreci bebeğin beyin gelişimini de destekliyor. VKV Amerikan Hastanesi’nden Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Hilda Çerçi Özkan, yapılan çalışmaların ayrıca emzirmenin obezite, diyabet gibi hastlık risklerini de azalttığını gösterdiğinin altını çiziyor.

Emzirme, anne ile bebeğin baş başa kalabildiği, gözleri ile konuşabildiği çok özel bir süreçtir. Bebek ile en yakın temas, emzirme ile sağlanabilmektedir. Mükemmel ve eşsiz bir besin içeriğine sahip olan anne sütü, aynı zamanda bebeğin mikrobik hastalıklardan korunmasında önemli rol oynar. Son yıllarda yapılan çalışmalar, emzirmenin bebeğin beyin gelişimini desteklediğini; obezite, diyabet gibi hastalık risklerini de azalttığını göstermektedir.

Emziren annelerde doğum sonrası kanamalar daha az olmakta; meme ve yumurtalık kanseri, kemik erimesi gibi hastalıklar da daha az oranda görülmektedir. Başarılı bir emzirme süreci için doğru bir başlangıç yapılması çok önemlidir. Bebeğini besleyebilme içgüdüsü, bazen annelerde yoğun bir kaygıyı da beraberinde getirir. Bu dönemde anneye güven telkin etmek, olumsuz düşüncelerden uzaklaştırmak ve destek olmak çok önemlidir.

Başarılı bir emzirme için:
• Anneler, kendilerini psikolojik olarak emzirmeye hazırlamalı, emzirmenin bir sabır işi olduğunu bilmelidir.
• Sütün gelmesini beklemeden bebek doğar doğmaz ilk yarım saat içerisinde emzirmeye başlanmalıdır. Bu sürede bebeğe kesinlikle şekerli su verilmemelidir.
• Doğumdan itibaren her ağlama ya da süt isteme durumunda, saat sınırlaması olmaksızın bebekler emzirilmelidir. İlk haftalarda 3 saatten fazla uyuyan bebekler, uyandırılarak da olsa, emzirilmelidir.
• Bebeğin memeye doğru şekilde yerleştiğinden emin olmalıdır. Bunun için bebek ağzını tam olarak açmalı ve meme ucu çevresindeki kahverenkli bölgeyi tamamen ağzına almalıdır. Bebeğin çenesi memeye gömük, alt dudak hafif dışa kıvrılmış pozisyonda olmalıdır.
• Emzirmeden önce veya sonra bebeğe mama, şekerli su ve diğer besinleri vermekten kaçınılmalıdır.
• Emzirme döneminde bebeğe biberon verilmemeli ve hatta ilk haftalarda emme şaşkınlığını önlemek için emzik bile kullanılmamalıdır.
• Gebelikte olduğu gibi anneler kendilerine özen göstermeli, dengeli
• beslenmeli, günde 2-3 litre sıvı tüketmelidir. Anneler, ayrıca yeterince dinlenmeli, moralini yüksek tutmak için eşinden ve çevresinden yarım almalıdır.

Emziren annelere işe başlarken öneriler:
• İyi emen bir makine edinilmelidir.
• Eğer annenin sütü çoksa, işe başlamadan önce günde en az bir kez süt sağılarak, ufak bir depo oluşturmalıdır.
• İşyerinde süt sağmak için uygun bir ortam sağlamalıdır. Bu konu için gerekli izinler alınmalıdır.
• 3-4 saatte bir sağılan süt, buzdolabında saklamalı; eve götürülürken, buz kalıpları arasında özel soğutuculu bir çantada taşınmalıdır.
• Elde edilen sütler, saklama poşetleri içinde buzdolabında 24 saat, iki kapılı buzdolabının buzluğunda 3 ay, derin dondurucuda 6 ay saklanabilir. Süt saklama poşeti içinde bulunan sütler, bebeğe verilmeden önce ılık su dolu bir kap içerisinde ısıtılabilir.
• Isıtılan süt; kaşıkla, bu amaçla üretilen küçük plastik kadehlerle bebeğe verilmelidir. Bebek sütü bu şekilde almıyorsa, biberon da kullanılabilir.
• Yakınlık hissi için anneler, bebeğin resmi veya ona ait bir giysisini işyerine götürülebilir.
• Anneler, evden çıkarken ve işten döner dönmez bebeğini emzirmelidir.

Kaynak:VKV Amerikan Hastanesi

Göz kapağına doğal estetik çözüm

SAĞLIK

Yeditepe Üniversitesi Hastanesi Plastik Estetik ve Rekonstrüktif Cerrahi Anabilim Dalı Başkanı, Este 7 Estetik Birimi yöneticisi Prof. Dr. Ahmet Karacalar, “Yaşlanma gözlerde başlar, gençleşme işlemlerinin de gözlerden başlaması gerekir” diyor.

Yaşlanma belirtileri ciltte kırışıklıklarla başlıyor ve zamanla bu belirtiler kalıcı hale geliyor. Yaşlanma belirtilerinden biri de göz kapağındaki düşmeler. Yeditepe Üniversitesi Hastanesi Plastik-Estetik ve Rekonstrüktif Cerrahi Anabilim Dalı Başkanı, Este 7 Estetik Birimi yöneticisi Prof. Dr. Ahmet Karacalar, “Göz kapağı torbaları sadece estetik değil, aynı zamanda bir sağlık sorunudur. Yaşlanma gözlerde başlar, gençleşme işlemlerinin de gözlerden başlaması gerekir” diyor

Dr. Karacalar, yaşlanmayla gözde oluşan değişimi şöyle anlatıyor:
“Üst göz kapağındaki deri fazlalıkları, görüş alanının üst ve dış bölümünü daraltmakta; okuma ve araba kullanmayı zorlaştırmaktadır. Bu fazlalıklar göz kapağı düşüklüğü olan kişilerde kapağın düşüklüğünü daha da arttırmakta ve sorunu ağırlaştırmaktadır. Görüş alanını arttırmak için bu kişiler aşırı kaş kaldırma hareketi yaptığından, özellikle akşam saatlerine doğru yorgunlukla kendini gösterir. Üstelik aşırı kaş kaldırma hareketi kişinin alın çizgilerini derinleştirmektedir. Bayanlarda üst göz kapağı makyajını zorlaştırmakta, istenmeyen boya kaymalarına neden olmaktadır. Üst kapaktaki gevşeklik kirpiklerin aşağı doğru bakmasına neden olarak, özellikle bayanlarda gözün çekiciliğini azaltır.

Alt kapakta da benzer sorunlar yaşanır. Alt kapaktaki fazlalık, göz kapağını daha aşağıya çekerek, gözün beyazının daha fazla görünmesine neden olur ve göze farklı bir anlam verir. Buradaki derinin gevşekliği uykusuz ya da yorgun bir ifadeye neden olur ve deri renginin daha koyu görünmesine yol açar. Alt deri gevşekliği yanında dışarı doğru fıtıklaşmış yağ torbacıkları, olumsuz bir görüntü verir. Alt kapaktaki ağırlık zaman için göz kapağı dış açısının aşağı inmesine neden olarak; farklı olumsuz etkilere de neden olur. Göz kapakları yüzümüzün en hızla yaşlanan ve yüzümüzün yaşını en hızlı belli eden yapıları olarak ayrı bir öneme sahiptir.”

Göz kapağı estetiğinde son yenilikler
Göz kapağı estetiğinde bazı yenilikler olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Ahmet Karacalar, bu yenilikleri şöyle anlatıyor:
“Alt kapaktaki yağ torbalarının çıkarılması yerine, yayılması ve şekillendirilmesi işlemi en modern yöntemdir. Bu yöntem daha doğal sonuç verirken, kapak ile yanak arasında güzel bir uyum sağlar. Alt kapağa yara izi bırakmadan, kirpiklerin iç tarafından yaklaşmak dikişsiz bir yöntem olarak farklı avantajlar sağlar. Bu yöntem ile iyileşme oldukça hızlıdır. Kişi birkaç gün içinde normal yaşantısına devam eder. Alt kapak deri rengini açan ve deriyi sıkılaştıran lazer ve kimyasal soyucular da kapak estetiğini geliştirir. Üst kapaktaki fazlalıkların alın derisinin gevşemesine ve kaşın aşağıya inmesine bağlı olduğu durumlarda üst kapak ile ilgili yeni yaklaşımlar da vardır. Endoskopik estetik cerrahi işlemleri ile alın derisi sıkılaştırılıp, kaş eski yerine alındığında bu sorun çözülmüş olur. Bu tür durumlarda üst kapaktaki fazlalığın alınması, kaşın daha da aşağı düşmesine neden olacaktır.Alt kapak ve üst kapak için ameliyatsız bir şekilde bazı dolgu maddeleri ile sorunlar azaltılıp gizlenebilir ve kapaklar güçlendirilebilir. Bu yöntemde hyaluronik asit jel ya da yağ hücresi kullanılır ve kişinin sosyal hayatını kısıtlamaz.”

Kaynak: Yeditepe Üniversitesi Hastanesi

Hamilelik ve Epilasyon

ANNE & BEBEK & ÇOCUK, SAĞLIK

“Pek çok hamile kadın gebelik hormonlarının da etkisi ile artan tüylenmeden rahatsızlık duyar. Doğum sonrası bu tüylerin büyük kısmı kendiliğinden yok olur. Bu nedenle epilasyon yöntemlerinin doğum sonrasına ertelenmesi aslında daha uygun bir yaklaşımdır. Buna karşın lazer ve elektroliz gibi modern epilasyon yöntemlerinin de bebeğe herhangi bir zararı yoktur.”

İstenmeyen tüyler, özellikle yüzde olanlar günümüz kadınlarının sorunlarından birisi. Gerek vücutta gerekse yüz ve çevresinde büyüyen bu tüylerden kurtulmak için pek çok yöntem mevcut. Geleneksel yöntemlerin yanı sıra günümüzde laser epilasyon ve elektroliz gibi değişik ve modern yöntemler de kullanılmakta.

Bu yöntemlerin gebelik öncesinde ya da gebelik sırasında kullanılması anne adaylarında endişeye neden olabilmekte ve gebelikte kullanımlarının güvenilirliği konusunda kafalarında soru işaretleri oluşmakta.

LAZER EPİLASYON
Lazer(Laser) ışık enerjisi kullanan bir tekniktir. Ortaya çıkan elektromanyetik ışıma röntgende kullanılan X-ışınlarından farklıdır ve doku içinde ilerleme özelliği yoktur. Işın sadece işlemin yapıldığı alana örneğin sadece yüze etki eder ve etki alanı sadece birkaç milimetre ile sınırlıdır. Bu nedenle anne karnı içindeki bebeğe ulaşması ya da zarar verebilmesi mümkün değildir.
Benzer şekilde radyo dalgaları ile çalışan epilasyon sistemlerinde de bebek ile ilgili bilinen bir risk söz konusu değildir. Bu cihazlar x-ışını ile çalışan röntgen cihazlarına göre daha düşük ferakans ve enerjide radyasyon ile çalışmaktadırlar. Bundan daha önemlisi söz edilen radyasyon iyonize edici özelliği olmayan radyasyondur. İşlem bittiğinde ortada radyasyon da kalmaz. Bu nedenle gebelikte kullanımı ile ilgili bilinen bir risk söz konusu değildir.

ELEKTROLİZ
Epilasyonun bir diğer türü olan elektroliz ise biraz daha farklıdır. Burada cilt içine yerleştirilen küçük ve ince bir iğne yardımı ile elektrik akımı verilerek kıl kökü tahrip edilir. Elektroliz 100 yıldan uzun bir zamandır kullanılan bir yöntemdir ve bugüne kadar gebelik üzerinde olumsuz bir etkisi bildirilmemiştir.
Bununla beraber meme başı çevresindeki kıllar için gebeliğin son dönemlerinde elektroliz yapılması önerilmemektedir. Bu öneri özellikle emzirmeyi isteyen anne adayları için geçerlidir. Benzer şekilde son 3 aya girildikten sonra karın üzerindeki tüyler için de elektroliz önerilmez. Bunun nedeni bebeğin zarar göreme riski değildir. Bu dönemde cilt özellikle karın cildi oldukça hassas olmaktadadır. Ayrıca son dönemlerde karın üzerinde yapılan işlem bebeğin fazla hareket etmesine neden olabilir.

Hem bebeğin hareketleri hem de işlem sırasında duyulabilecek hafif ağrı anne adayını rahatsız edebilir. Elektroliz mutlaka uygun hijyen ve sterilite şartlarına sahip yerlerde yapılmalıdır. Aksi taktirde enfeksiyon riski vardır.